15 Temmuz 2016
Eve varmak üzere ara yola saptığımda gecenin karanlığına ek olarak caddenin ışıklarının da söndürülmüş olduğunu farkettim. Tam da ilçe emniyet binasının önünden geçiyordum ki yanımdan hızla bir TOMA geçti, değişik bir koku yayarak... yanımda oturan eşime farkedip farketmediğini sordum, kızlarım arka koltukta çoktan uyumuşlardı. 5 dakika sonra evdeydik. Ellerimde çantalar torbalar, kendimi zor attım içeri, hızla kızları da yatırıp tuvalete girdim. Cep telefonuma gelen bildirimi gördüm. "Boğaz köprüsü askerler tarafından kapatıldı", "şehrin semalarında F-16'lar uçuyor". Tuvaletten aceleyle çıkarken dilimin bedduaya alışık olmamasına rağmen bir "Allah kahretsin!" Savurduğumu net hatırlıyorum.
Eşim telaşla ne olduğunu sorarken ben elimde kumanda tv yayınlarını taramaya başlamıştım. En ufak bir korku ya da tedirginlik hissetmedim. Polis olan bir arkadaşıma mesaj attım "ne oluyor güzel ülkemde?" Bana verdiği sesli mesajı hala saklarım: "reis var reis, sıkıntı yok, reis var".
Darbe oluyordu, şaka gibi... gözümle görüyordum, fakat inanamıyordum. Aklıma müdahale etmek bile gelmiyordu, sadece seyrediyordum. TRT'deki anonsu duyana kadar bu çılgınlığın kan dökülmeden sona ereceğine inancım tamdı. Fatihteki emniyet binasında o eski polis müdürünü tankın içinde kıstırılmış görünce işin cemaat işi olduğunu anladım. Yani Amerikan darbesi! Demek ki iş ciddiydi. Hanıma evde yiyecek olup olmadığını sordum. Açık konuşayım, evde kırıntı yoktu, mezar cebimde de 30Tl para... Derhal dışarı çıktım, makarna, un, yumurta, ekmek, 25 TL gitti. Bakkal benimle alay etti, "bu kadar mı korktun!" diyor. Korkmayan adamın aklı yok hemşerim! Çoluk çocuğu aç bırakacak değiliz, yarın ne olacağı belli değil. Başka mal varlığım da yok, arabam hariç, bu 25 liralık torba mirasım olsun :)
Hanıma torbayı bırakıp aşağı indim, ana caddeye yürümeye başladım. Hala ciddiyetten uzak olduğumu komşumu görünce anladım. Gülerek selam veriyordum ki adamın kırmızı gözlerini görünce gülümsemem mahcubiyete dönüştü. Dedi ki: "görüyor musun Fazıl bey, ben bir de bu herifleri savunuyordum, müslüman adamlar diyordum, Allah belalarını versin" verecek abi dedim, bu kadar ettiği beddua boşlukta asılı kalmayacaktı tabii, dönecek vuracak kendisini, her ocağına ateş düşecek hakikaten. O sırada diğer komşumu gördüm arabasını çıkarmaya çalışıyor, abi dedim araçla ilerleyemezsin. Başka türlü de ilerleyemem ki dedi, topal bacağını göstererek, pot kırmıştım utandım yine.
Emniyetin oraya gittim, arkadaşlar da sahile inmişlerdi. Tam oraya gidecektim kaymakamlığın önünde toplanıyoruz dediler. Bu sefer caddede durup insanları oraya yönlendirmeye başladık iki kişi. Derken kaymakamlığın önünden ateş açıldı, makineli sesiydi, bir kaç tabanca da ona eşlik ediyordu. İnsanlar dağılacaklar zannettim, fakat tam tersi millet silah sesine doğru koşmaya başladı. Millet cesurdu kardeşim, vallahi billahi kimse geri adım atmadı, kadın erkek... o sıra tanıdıklara da rastladım, telefonla da sürekli haberleşiyorduk. Bazıları tuzlaya gittiler, beni alacak olan arkadaş köprüye geçmiş. Bazıları iskeleye gittiler biz karakol önünde kaldık, nöbette... ardından eve geçtim evdeki ısrara dayanamayıp, ne de olsa ev yakın, atlar gideriz her yere diyerek. Sonrası malum... darbe bitti demokrasi nöbetleri başladı. Kızlarımı gezdirip anlattım, 80 darbesini çok hatırlamıyordum, unutmuştum, ama kızlarıma anı olsun istedim, unutmasınlar diye geceleri korna çalarak gezdirdim. Tek tek anlattım, darbe nedir, kim yapar, nasıl başedilir, nasıl destan yazıp vatan kurtarılır.
Her sene de hatırlatmaya devam edeceğiz.
Ertesi gün en büyük pişmanlığım köprüye gitmemek olmuştu. Beni arayanlara aman emanet almayın, aldıysanız geri bırakın diyordum. Bunun isabetli olduğunu gördüm. Fakat evde hazır olmak lazımmış bunu da anladım.
Şükür namazı kıldım, bol bol dua ettim. Hala da ediyoruz. O gece hayatımın en anlamlı gecesiydi. Kabe'yi ilk kez gördüğüm gece aklıma geldi. 250 şehit, 3000 gazi var, ikisi de bana. nasip olmadı. Mezar taşlarını koyun ölümü de oyun sananlardan değilim ama o gece çok büyük bir fırsat kaçtı kendi adıma, bu gerçek.
25.4.17
12.6.13
Gezi parkı eylemleri: Kazananlar ve Kaybedenler
Taksim Gezi Parkı Eylemleri..
İki tarafın da kesinlikle kazandığı Eylemler...
Suların artık durulduğu 17. güne kadar bekledim yazmak için. Şu ana kadar gördüklerim ve hissettiklerimi yazayım dedim.
Bu eylemler sonucunda gördüm ki aslında kimse hata yapmadı. Gayet başarılı bir şekilde herkes kendince görevini yerine getirdi. Talihsiz 2 ölüm ise asla telafi edilemez, bu hatayı kimin hanesine yazacağımız ise bakış açısına göre büyük bir tartışma konusudur.
Eylemciler kazandılar.
Gerek marjinaller gerekse apolitik olduğunu iddia edenler ya da çevreciler ve direnişçiler, hepsi kazandılar.
Marjinaller ilk defa bu kadar uzun süre sokakları yangın yerine çevirip, İstanbulun göbeğini işgal edip, uzun bir süre ellerinde tutabildikleri için kazandılar. Kimse onlardan orada yeni bir cumhuriyet kurmalarını beklemiyordu zaten. (ama içlerinde bu iddiada olanlar da yok değildi).
Apolitikler, çevreciler, taraftarlar kazandılar. Zira onlar zaten kimilerine göre manupile kimilerine göre teşvik kimilerine göre ise organize olarak meydana indiklerinde hep bir ağızdan slogan atabildikleri için kazandılar. Kendileri artık asla yok sayılamayacaklar, varlıklarını ve güçlerini ispatladılar.
Direnişçiler kesin bir zaferle kazandılar. Devletin valisi bile marjinallere müdahale ederken onlara gösterdikleri saygı ve iltimas bu zaferin ispatıdır. Gezi parkı eylemlerinin özünü oluşturan bu grup Türkiye demokrasisinin nasıl ileri bir seviyeye geldiğinin ispatı oldu. İşgal ettikleri parkta meşru sayılmaları zafer değildir de nedir? Bundan sonra istekleri olur ya da olmaz, devam ederler ya da etmezler, halkı nasıl galeyana getirebildikleri, bazı gönüllere nasıl girebildikleri aşikar oldu, güçleri artık umursanmaz değil. İktidar artık adım atarken bu olanları düşünmek zorundaysa bundan direnişçilerin iktidara çeki düzen verdikleri sonucu da çıkar.
Bütün bu gruplar, farklı fraksiyonlar 17 gün bir arada hata yapmadan kalabildiler. Herkes görevini yaptı, provakatörler bile. Atılması gereken sloganlar hatta iftiralar atıldı, kurulması gereken barikatlar, tuzaklar ve komplolar kuruldu. Eksiksiz bir demokrasi şovu kimi zaman kanlı dumanlı bir savaş kimi zaman halaylı marşlı bir karnaval havasındaydı. Polisin kimi zaman sert, joblu gazlı kimi zaman yumuşak sloganlı tazahüratlı müdahalesi akıllarda ama ergenlerin muhteşem komik ve zeka dolu fotoğraf kareleri, poster olacak nitelikte manzaralar bu demokrasi şovunun gerçek unutulmazları.. Polis görevini yaptı. Sabırla, azimle, yılmadan çok da fazla raydan çıkmadan hatta bazılarına göre agresif bazılarına göre oldukça pasif bir şekilde görevini yaptı.
İktidar bir diğer kazanan, kuşku yok. Bu kargaşadan oyunu arttırarak çıktığı söyleniyor. Toplumun yüzde ellilik kesiminin oyunu almış, diğer yüzde ellide gözü olmayan bir iktidar var, kendi tabanını korusa sonsuza kadar iktidar kalır, karşısında birleşenler bile onlar kadar etmiyorlar. Başbakan bunu görüyor ve yumuşak dil, üslup kullanmıyor, geri adım atmıyor, taviz vermiyor. Zira ihtiyacı yok, ülke istikrarını düşününce görüyoruz ki ülkenin de daha yumuşak üsluba ihtiyacı yok, çünkü regulatörler görevlerini yapıyor ve başbakan yardımcısı, vali hatta cumhurbaşkanı gerektiğinde tansiyonu düşürebiliyor. Onun dışında başbakanın bir ufak tavizi ve hatta tebessümü protesto dalgalarının şiddetlenmesine, yayılmasına ve halkın diğer kesiminin artık müdahil olmasına yol açabilir. Başbakan bu sertliği ile kendi tabanına mesaj yolluyor ve ben gerekeni yapıyorum siz bir durun diyor adeta. Dünya halkları açlık ve esaretten ayaklanırken Türkler nezaket ve saygısızlıktan ayaklanıyor, işte durumun geldiği müthiş güzel nokta bu.
Hata gibi gözüken olaylar aslında hata değil, bilinçli olmayanları bile.. Bu demokrasi kalkışması ülkeye her açıdan yaradı. Gençler protest bir hava tattılar, iktidar rehavetten uzaklaştı, dış güçler avuçlarını yaladılar, artık ümitlerini de kesmişlerdir. Silivriye hiç değinmiyorum.
17 günlük demokrasi şenlikleri kutlu olsun, verilen zarar ziyan önemli değil, zengin ve güçlü devletimiz onarır.. olimpiyatları alsak yine bu kadar masrafımız olacak elimizde tesisler kalacaktı, şimdi ise elimizde eşsiz tecrübe ve unutulmaz anlar var.. ileri demokrasinin gerçek işareti olan bu olanlar insanları politika ile ilgilenmeyen "idiotlar" olmaktan kurtardı. Bazıları fazla ileri gidip Başbakanın sonunun Menderes olacağını zannettiler ama o kadar defo her toplumda olur.
Türk milleti herkesin gerçek yüzünü gerçek tavrını gördü, zira herkes gösterme fırsatı buldu. Ne mutlu...
Ülkem sinirlenince güzel, huzurluyken güzel, her haliyle başka güzel..
SFO
İki tarafın da kesinlikle kazandığı Eylemler...
Suların artık durulduğu 17. güne kadar bekledim yazmak için. Şu ana kadar gördüklerim ve hissettiklerimi yazayım dedim.
Bu eylemler sonucunda gördüm ki aslında kimse hata yapmadı. Gayet başarılı bir şekilde herkes kendince görevini yerine getirdi. Talihsiz 2 ölüm ise asla telafi edilemez, bu hatayı kimin hanesine yazacağımız ise bakış açısına göre büyük bir tartışma konusudur.
Eylemciler kazandılar.
Gerek marjinaller gerekse apolitik olduğunu iddia edenler ya da çevreciler ve direnişçiler, hepsi kazandılar.
Marjinaller ilk defa bu kadar uzun süre sokakları yangın yerine çevirip, İstanbulun göbeğini işgal edip, uzun bir süre ellerinde tutabildikleri için kazandılar. Kimse onlardan orada yeni bir cumhuriyet kurmalarını beklemiyordu zaten. (ama içlerinde bu iddiada olanlar da yok değildi).
Apolitikler, çevreciler, taraftarlar kazandılar. Zira onlar zaten kimilerine göre manupile kimilerine göre teşvik kimilerine göre ise organize olarak meydana indiklerinde hep bir ağızdan slogan atabildikleri için kazandılar. Kendileri artık asla yok sayılamayacaklar, varlıklarını ve güçlerini ispatladılar.
Direnişçiler kesin bir zaferle kazandılar. Devletin valisi bile marjinallere müdahale ederken onlara gösterdikleri saygı ve iltimas bu zaferin ispatıdır. Gezi parkı eylemlerinin özünü oluşturan bu grup Türkiye demokrasisinin nasıl ileri bir seviyeye geldiğinin ispatı oldu. İşgal ettikleri parkta meşru sayılmaları zafer değildir de nedir? Bundan sonra istekleri olur ya da olmaz, devam ederler ya da etmezler, halkı nasıl galeyana getirebildikleri, bazı gönüllere nasıl girebildikleri aşikar oldu, güçleri artık umursanmaz değil. İktidar artık adım atarken bu olanları düşünmek zorundaysa bundan direnişçilerin iktidara çeki düzen verdikleri sonucu da çıkar.
Bütün bu gruplar, farklı fraksiyonlar 17 gün bir arada hata yapmadan kalabildiler. Herkes görevini yaptı, provakatörler bile. Atılması gereken sloganlar hatta iftiralar atıldı, kurulması gereken barikatlar, tuzaklar ve komplolar kuruldu. Eksiksiz bir demokrasi şovu kimi zaman kanlı dumanlı bir savaş kimi zaman halaylı marşlı bir karnaval havasındaydı. Polisin kimi zaman sert, joblu gazlı kimi zaman yumuşak sloganlı tazahüratlı müdahalesi akıllarda ama ergenlerin muhteşem komik ve zeka dolu fotoğraf kareleri, poster olacak nitelikte manzaralar bu demokrasi şovunun gerçek unutulmazları.. Polis görevini yaptı. Sabırla, azimle, yılmadan çok da fazla raydan çıkmadan hatta bazılarına göre agresif bazılarına göre oldukça pasif bir şekilde görevini yaptı.
İktidar bir diğer kazanan, kuşku yok. Bu kargaşadan oyunu arttırarak çıktığı söyleniyor. Toplumun yüzde ellilik kesiminin oyunu almış, diğer yüzde ellide gözü olmayan bir iktidar var, kendi tabanını korusa sonsuza kadar iktidar kalır, karşısında birleşenler bile onlar kadar etmiyorlar. Başbakan bunu görüyor ve yumuşak dil, üslup kullanmıyor, geri adım atmıyor, taviz vermiyor. Zira ihtiyacı yok, ülke istikrarını düşününce görüyoruz ki ülkenin de daha yumuşak üsluba ihtiyacı yok, çünkü regulatörler görevlerini yapıyor ve başbakan yardımcısı, vali hatta cumhurbaşkanı gerektiğinde tansiyonu düşürebiliyor. Onun dışında başbakanın bir ufak tavizi ve hatta tebessümü protesto dalgalarının şiddetlenmesine, yayılmasına ve halkın diğer kesiminin artık müdahil olmasına yol açabilir. Başbakan bu sertliği ile kendi tabanına mesaj yolluyor ve ben gerekeni yapıyorum siz bir durun diyor adeta. Dünya halkları açlık ve esaretten ayaklanırken Türkler nezaket ve saygısızlıktan ayaklanıyor, işte durumun geldiği müthiş güzel nokta bu.
Hata gibi gözüken olaylar aslında hata değil, bilinçli olmayanları bile.. Bu demokrasi kalkışması ülkeye her açıdan yaradı. Gençler protest bir hava tattılar, iktidar rehavetten uzaklaştı, dış güçler avuçlarını yaladılar, artık ümitlerini de kesmişlerdir. Silivriye hiç değinmiyorum.
17 günlük demokrasi şenlikleri kutlu olsun, verilen zarar ziyan önemli değil, zengin ve güçlü devletimiz onarır.. olimpiyatları alsak yine bu kadar masrafımız olacak elimizde tesisler kalacaktı, şimdi ise elimizde eşsiz tecrübe ve unutulmaz anlar var.. ileri demokrasinin gerçek işareti olan bu olanlar insanları politika ile ilgilenmeyen "idiotlar" olmaktan kurtardı. Bazıları fazla ileri gidip Başbakanın sonunun Menderes olacağını zannettiler ama o kadar defo her toplumda olur.
Türk milleti herkesin gerçek yüzünü gerçek tavrını gördü, zira herkes gösterme fırsatı buldu. Ne mutlu...
Ülkem sinirlenince güzel, huzurluyken güzel, her haliyle başka güzel..
SFO
17.11.12
Bizim Gazeteciler ve Onlara Maruz Kalan Zavallı Biz
Bizim* gazeteciler ve onlara maruz kalan zavallı biz..
O kadar sıkıldım ki artık rencide etmek pahasına isim vererek yazıyorum, yüzsüzlük gibi olacak ama peşinen de helallik istiyorum.
Sıkıldım, çünkü haklıyken haksız çıkmaktan yoruldum. Adap üslup bilmez kimselerin tartışma programlarında “beni” rencide etmelerinden yoruldum. Karşı tarafın kurşunu işlemez bana, ama bunların uzattığı gülün dikeni çok canımı yakıyor.
Al sana örnek:
Abdurrahman Dilipak’ı dinliyorum.. Okumayı tercih ederim.. Gereksiz bir kibarlık, saçma sapan bir şövalye ruhuyla konuşuyor, hak ve adalet dağıtıyor konuşmalarında. Gurur yaptığını zannediyor ama karşısındaki bile onun mütevazılığına şaşıyor. Zaten Dilipak’ın amacı şaşırtmak ve program bitiyor, herkes şaşkın, bizler haklı ve ezik, her zamanki gibi.. Ama Dilipak şövalye; bilmem yayından sonra karşısındaki 5 para verir mi bu şövalyeliğe. Biz izleyiciler yine tatmin olamamış Dilipak’ın şövalyeliği ile avunuruz artık. Bir de alicenap ki sormayın, affediveriyor eskileri, barışa yelken açıyor hesapta, biz ilkeliz intikam istediğimiz için.. Dilipak’ın zeytin dalları gözümüzü çıkarıyor artık. Birileri ona affetmenin de bir had işi olduğunu hatırlatmalı.. Kendi ayağına basanları affet ama bizi incitmek için senin ayağına basıyorlarsa, sen affedecek son insansın, bilmem anlatabildim mi?
Aha bir diğeri:
Serdar Arseven yayındaysa şamar oğlanı olacak demektir. Zira karşısında muhakkak bir edepsiz olur ve o edepsizle bizim Arseven tükürük yarışına girer, kendisi edepsiz olmayı da beceremediği için muhakkak mağluptur. En galiz hakaretleri alır çiğner yutar, cevap verdiğini zanneder, ama yaptığı sadece laf yarıştırmaktır. Seviyesizliğin içinde boğulur, bizi de boğar. Ona şunu hatırlatmalı: biri sana küfrederse mikrofonu çıkar suratına at, cevap verme.. Zira cevap vermek küfrü kaile almak ve o seviyeye inmektir. Üstelik sen ancak başarısız bir küfürbaz olabilirsin. Edebin ahlakın izin vermez bu başarıya. O halde bırak bu işleri, bizi de daha fazla alçaltma.
Bak bu nispeten daha hafif, zararı sadece kendine:
Yener Dönmez hep doludur, tam doludur.. Onun söyleyecekleri ve ifşa edecekleri çokları rezil-ü rüsvay eder. Ama imha etmek çok kolaydır, düşmanları yayın esnasında bir palavra sallayıp Dönmez’i savunmaya geçirirler, Dönmez makineli tüfek gibi konuşmaya başlar, ne karşısındakini dinler ne de moderatörü. İzleyici, yani biz şok oluruz, içimizden “ulan sus da asıl konuya gel” deriz.. Ama Dönmez’in dümeni bozuktur, Dönmez dönemez, böylece karşısındaki kurnaz da asıl söylenecekleri engellemeyi başarmış olur, program biter, biz yine tatminsizlik ve hayret içinde kanal değiştiririz.
Sevgili Nevzat Taşdemir Hocamız vardı, beni en çok fıtık edenlerin başında gelirdi, münakaşa da o kadar kibardı ki onu izlerken televizyon ekranı çatlamasın diye bant takardık. En olur olmaz, gülünecek iftiralara bile samimiyetle yaklaşır ve karşı tarafı teskin ederdi. Yine tefrit yine tefrit! Hoca can yakmaz, yaraya pansuman da yapmaz, ancak taş atanın yorulan bileğine masaj yapıp bir dahaki taş atmayı geciktirirdi, onun da faydası buydu işte.
Örnekler biter mi?
Rasim Ozan Kütahyalı’dan kim memnun? Diyaframını ayarlayamadan konuşması, çok konuşması, karşısındakini dinlemiyor imajı vermesi, her söze müdahale etmesi ve durmaksızın cevap yetiştirmesi, daldan dala atlaması. Nedeni çok basit! Adam o kadar zeki ki, ağzınızın açılış şeklinden vereceğiniz cevabı anlayabiliyor, inanılmaz bir hafızası ve birikimi var, yeri geldiğinde boşaltmak için sabırsızlanıyor, onunla tartışırken karşı tarafın IQ’su çoğunlukla yetmiyor ve gereksiz tartışmalar çıkıp konu dağılıyor. Kütahyalı maalesef stratejisiz saldırıyor, düz adam, tuzak kurmuyor. Biraz heyecanını dizginleyebilse çok faydası olacak bizlere.. Bu şekilde sadece antipatik bir cevher..
Mehmet Baransu var mesela, rica ediyorum sadece yazsın, konuşunca anlaşılmıyor, o da Arseven gibi hakaretlere maruz kalıyor ve maalesef cevap vermeye çalışıyor, veremiyor. Susmuyor, susamıyor, freni patlıyor ve konuşurken karşısındakini dinlememesiyle oluşturduğu kakafoni yalnızca irrite ediyor, söyleyeceklerinin hiçbir hükmü kalmıyor. Kısacası kendi ayağına kurşun sıkmada son derece mahir.
Şu yaşa hürmet olayı en tiksindiğim istismarlardan biri. Hepimiz 3 buçuk milyar yaşındayız, baba oğul – ana kız aynı yaştayız, bunu anlayın artık. O yüzden M.Şevket Eygi hakkında yazacaklarıma kızmayın. Bu adamı kim dolduruyor, ne amaçla dolduruyor bilmiyorum ama internet herhalde en çok bu adamcağıza zarar veriyor. Ne olduğunu bilmediği hususlarda iyice inceleme yapmadan onu bunu tekfir etmek maharet değildir. Bizden olmayanların programlarında arzı endam edip inceden tiye alındığını fark etmeden bizi uyandırmaya çalışma çabaları hoş olmuyor. Samimiyetle yazıp ve çukurlar kazıp kendisinin düşmesi sıradanlaştı, kibir ve enaniyet asalet değildir. Kadayıfın üzerine kaymak isteyen müslümanı azarlayıp 3 saat kahve seremonisini lokumlarına varıncaya kadar betimlemesi bizim için ilginç değil. Buna rağmen kaliteli bir malzemedir ekran için, ne zaman çıksa seyredilir, amaç buysa eğer, başarılı…
Ali Bulaç hep sıkıcı çünkü avam adamı değil, Kadir Mısıroğlu enaniyet abidesi, Eş durumundan gazeteci olanı gördük de tesettür yüzünden gazeteci olmuş 2 isim var, birinin fikri yok anca patronunun tasdik memuru, öbürünün de konuşma yeteneği yok! bu çaba ne için anlamadım, yaz kardeşim okuyan okur. TV’ye çıkıp bohemyadan pastel pastel konuşmaya çalışmak üstelik de felaket bir bilgi ve dilbilgisi eksikliği ile bu çabayı sürdürmek ne demektir?
Daha yazacak çok kişi var, bir kere biz bu isimleri seviyoruz, sahip çıkmak zorunda olduğumuzu hissediyoruz, tabii ki de icbar değil his..
Ben Türkiye’de “bilmiyorum bir araştıralım” diyen bir din âlimine rastlamadım (elbette yok anlamına gelmez). Hemen herkes fetva verebiliyor, ictihad yapabiliyor! Belki de sorulan soruların sığlığı yüzündendir! Bilemem.. Ben Türkiye’de fikir tartışmaları esnasında fikrini ve safını değiştiren kimse de görmedim. Yiğit Bulut sayılmaz. Zira o fikrini değil safını değiştirdi, eskiden muhalefet ederek kendince yol gösteriyordu, şimdi destekleyerek yol gösteriyor; bu gayet normal, muhalefet ettiğinizin alternatiflerinden bir umudunuz yoksa desteklemeye mecbur kalırsınız!
Tek bir isim daha vererek bu yazıyı sonlandırayım zira kesmezsem bitmeyecek: Kim ne derse desin, fıtratı gereği erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz, her meslekte erkekler mahir, hatta kadınlığa has bazı antik mesleklerde bile eski erkeklerin.. neyse bu cümleyi tamamlamak istemiyorum, şunu demek istiyorum: keşke Gülay Göktürk erkek olsaydı.
Televizyona çıkan gazeteci ve yazarların bu işi amatörce spontane yapmalarını anlayabilirim, ama bu işe profesyonel yaklaşan yukarıda zikredilen cümle zevatın kurs görmesi, bu işe kalkışmadan evvel birazcık kişisel, psikolojik ve stratejik eğitim almaları nafile bir gayret mi olur? Bizlere hiç mi faydası dokunmaz? En azından gelip bana danışın be kardeşim(!), inanın hiç değilse pozisyonunuz güçlenir!
(*) Türkiye’de Sağ olarak lanse edilen aslında coğrafyaya göre mesela ABD’de sol olabilecek olan, milli ve manevi değerlere (hangi milliyet ve maneviyatın ürünü olursa olsun) sosyal demokrasi kadar önem veren ama milliyetçi ve sosyalist olmayan bizler!
Fazıl Sunusi ONAY
15.10.12
Janus Meselesi Ve Art Niyet
Janus Meselesi Ve Art Niyet
Tefekkür etmek için alim olmaya gerek yok, zira tefekkür sadece
alime değil her Müslüman kadın-erkeğe farz. Hem senin Rabbin demiyor mu “Bildiklerinle
amel et, ben sana bilmediklerini de öğreteyim”. Hangi noktada tedrisatı kesip “tamam
ben alim oldum, artık tefekküre geçeyim” diyeceksin?
Ancak hüsn-ü zan ve iyi niyetle, önyargısız, sadece anlamaya
çalışmakla ve faydalanmaya uğraşmakla en sağlıklı tefekkürü yapabiliyoruz.
Beyin fesat oldukça düşündüklerimiz de anca fitneye yarıyor.
Eğer maksat bir fikri tenkit etmekse, inanın tenkit
edilemeyecek hiçbir fikir yoktur. Niyeti kötü adama “Allah rahimdir” dersen, o
da sana “vay, sen Allah’ın Kahhar esmasını reddettin” diyebilir. Demek ki
tefekkür ederken başkalarının ne gibi kontralarla salvo yapacaklarını düşünmek
vakit kaybıdır. Bu konuda tedbir almak gereksizdir, en iyisi Hallaç gibi kadere
razı olmak ve tefekkürü yaşamaktır; zaten tefekkürün amacı da budur, başkaları
ne der diyerek tefekkür edilmez…
Merhum Ali Şeriati, “Allah gerçek bir janustur” diyerek
Rabbini bir Roma putuna benzetmiş! Hayır, yanlış söyledik. Eğer Ali Şeriatı 1e
4 bir pankart yaptırıp üzerine bunu yazsaydı “Rabbini bir Roma putuna benzetmiş” diyebilirdik.
Ama böyle yapmamış da 2 ciltlik bir kitaptan cımbızla çekip bu cümleyi çıkarmış
ve bu cümleyi başkaları pankart yapmış ve bu başkaları böylece Ali
Şeriati’ye zındık diyebilme şansını kazanmışlar. Tebrik ederiz. Cennetten bir
kişiyi daha eksilterek arazilerini genişletmişlerdir umarız.
Merhum Ali Şeriati ile itikadi büyük farklılıklarımız
olduğu kanısında olmama rağmen, hiçbir müslümanın Rabbini puta
benzetmeyeceğini bildiğimden mütevellit, Kur’an görmüş şeytan gibi kudurmadan,
sakince “dur bakalım, bu adamcağız ne demek istemiş” diyebiliyorum. Tıpkı namaz
kılmaktan dizleri aşınmış, ağlamaktan gözleri şişmiş bazı “ehli sünnet vel
cemaat” diyalogcuları görünce “Ulan bunlar da Müslüman’la Yahudi’yi ve Hıristiyan’ı
bir tutuyorlar” demediğim gibi. Hal böyle olunca ve dinleyince karşı tarafın
fikirlerini anlıyorsunuz, katılmasanız bile sizde uyandırdığı başka tefekkür
hallerinden ötürü minnettar olabiliyorsunuz. Ve maddi bir menfaat güdüsüyle
tefekkür eden bir kimsenin aslında zındık da olmadığını, amacın da zındıklık
olmadığını kavrayabiliyorsunuz. Ya anti tezinizle yanıldığını düşündüğünüz kişiye
yardımcı oluyorsunuz ve tefekkür iki kişilik olarak büyüyor, ya da yolunuzu
değiştiriyorsunuz, tabii bir ihtimal daha var o da ikna olmak..
Eskilerin zaviye dediği “Açı” meselesi çok önemli; bakış
açısı! Ve bu açıları arttırmak..
Bir adamın iyi biri olup olmadığını evladına sorarak alacağın
cevap hizmetçisine sorarak aldığın cevaptan farklı olabilir, müşterisine
sorarak aldığın cevap ise bambaşka olabilir.
Meselemizin örneğindeki Janus kavramına bir göz atalım. Roma
putudur. Demek ki 1e 4 açılan pankartla vardığımız kanı doğru, Rabbini puta
benzeten kişi zındıktır. Peki işin metafor boyutu var mıdır, yoksa bu adam sırf
zındıklık yapmak için mi putperest oluyor? Zira Rabbini puta benzetmekle
kalmıyor o Rabb’e tapınmayı da sürdürüyor ve hala Müslüman olduğunu iddia
ediyor! Sırf bu sebeple “bu adam ne diyor yahu!..” denmez mi?
En etnosentrik, en primitif, en bayağı yani ilkel dinde bile
aslında kaynak Rahmanidir. Tabii ki bu benim tezim.. Din aynı zamanda bir
ihtiyaçtır diye öğretildi bize, bunu referans alarak inanma, iman etme
olgusunun içgüdüsel bir davranış olduğunu söylersek, bu halde sezileri insanda
var eden Allah doğal olarak bizatihi bu ihtiyacın da kaynağıdır. Kalpler ancak
onunla mutmain olur. İnsanoğlu atası Adem’den aldığı mirasla bu ilhama hizmet
etmeye uğraşarak ruhlarını kandırmaya çalışır, yani genetiktir.
Rahmani bir duygunun şeytani bir hisse bürünmesi sadece
dinde değil nefsi her arzuda yok mudur? cinselliği şehvete, açlığı iştaha,
mütevaziliği kibire kaptırmamış mı insanoğlu.. Bidatler, kaynağı ve amacı
kaybolmuş örfler adetler, gurur ve kavmiyetçilik, ya da mantık tapıcılığı dine
saldırmış ve onu korumaktan aciz insanoğlu, peygamberler gönderilmek suretiyle
kollanmış ama çoğu başaramamış ve hatta birçoğu helak edilmemiş midir?
Tefekkür her zaman doğru sonuç verebilseydi insanoğlunun
Adam AS.’dan sonra bir peygambere ihtiyacı olmazdı. Hatta diyebilirsiniz ki,
insanlar zamanla Rabb’lerini Januslara benzetmeseler zındık olmazlardı. Bu da
bir tefekkür akabinde yetişmiş bir fikirdir. Ritüele bid’at sokmamak ve bu
konuda en iyi niyetli çabayı bile reddetmek elzemdir diyebiliryoruz, bu yüzden
bugün tesbih kullanmayı reddeden Müslümanlar da vardır.
Biz tekrar Janus’a dönelim.
Kelimenin kökeni şehir kapılarında duran bir tanrının ismi,
geleni ve gideni gözleyen iki yüzü var, kapılar tanrısı veya eşikler tanrısı da
denir. Tıpkı belediyelerin yol üzerinde bir tarafında hoş geldiniz diğer
tarafında güle güle yazan takları gibi bir şey.
Metafor olarak zamanın da gözleyicisidir, ocak ayına January
denmesi bu sebepledir. Yılın ilk ayı olması hasebiyle geçmiş yıla en yakındır
ve gelecek yılın başıdır. Janus geçmişi ve geleceği görür ve bilir(miş).
Tiyatrodaki ağlayan ve gülen yüzlerin de ona ait olduğu
söylenir.
Olasılıklardaki 1\2’nin her birini temsil eder. (örnek: bana
piyango çıkma olasılığı nedir? Yüzde elli: ya çıkar ya çıkmaz! Benim ömrümde
hiç piyango bileti almamamın konuyla bir alakası yok)
İkircikli her durum Janustur, birbirinin zıttı iki şeyi
birden aynı anda barındırma durumu.
Filozoflar böyle durumlara Janus derken, durumun tespitini
yaparlar, yoksa bir Roma tanrısından bahsetmezler. Tıpkı doktorların
eczacıların günlük hayatta kullandıkları inhibe etmek terimini engellemek
önlemek manası haricinde yok etmek anlamında kullanmaları gibi (zararını ve ya
faydasını engellediği için olabilir).
Allah Azze ve Celle hem Rahman ve Rahim’dir yani
merhametlidir hem de Kahhar’dır, cezalandırıcıdır, Muntakim intikam alıcıdır.
Hem cennetin hem de cehennemin sahibidir. Amellerin yetişmediği ve yetişemeyeceği
mutlak iken Gafur’u Rahim insanı alır cennetine koyar ya da cehennemine atar,
yakar.. Hıristiyanların tanrısı gibi sadece bir sevgi Rabb’i değildir.
Kendisine iman eden bazı kullarını sevmez bile.. Ya da Yahudilerin Rabb
telakkisindeki gibi merhametsiz sadece katı bir adalet mekanizmasının sahibi de
değildir. Affedecek vesileler arar tabiri caizse.. Asr suresinde insan
hüsrandadır der, inanmayanlar hüsrandadır değil.. ve ekler Hakk’ı ve
Sabr’ı tavsiye edenler dışında.. Yani iman eden değil, iman ettiğini nasihat
eden (Müslüman’a, kendini Müslüman zannedene ve Müslüman olmayana).
İşte Ali Şeriati anlayabilecekler için Rabbin bu yönüne
dikkat çeker. Bunu direk yapmaz, sahip olduğu kültürle metaforlar kullanır. Roma
dinine atıfta bulunmaz, bu ilkel ve kaotik pagan dininde bir gerçeklik
kırıntısı bir Adem mirası da aramaz, hem arasa da yeridir belki de. Eğer
arasaydı da bir arkeolog gibi bir batıl dağın altındaki Hakk kalıntılarını bazılarının
yüzüne çarpmayı istemiş olabilirdi ancak. Çünkü Allah birdir. Başka bir algıda,
başka bir Allah yoktur. Yarattıklarının hayalinden münezzehtir, elbette kullarının
hatalı inanışlarından ve eksik tesbihatlarından da münezzehtir. Tek din İslam’dır.
Allah indinde başka bir din yoktur, geçmişte de hiç olmamıştır, gelecekte de var
olmayacaktır. Bunu her kâmil Müslüman gibi Şeriati de bilir ve iman eder.
İslam tasavvufunun erken döneminde, hatta Sünni ekollerinin
mevcudiyetinden çok daha önce sahip olduğu Mutezile geleneğiyle, İslam
sahasının Roma ve Yunan mitolojisine, hatta Hint mitolojisine ve Budizm felsefesine
nasıl bir cephe olduğunu biliyoruz. Agoralarda filozoflar arasında nasıl
çarpışmaların yapıldığı, günümüzde Cengiz Han’ın yaktırdığı binlerce el yazması
kitabın yokluğuna rağmen gayet iyi biliniyor. Düşman kültürlerin binlerce
yıllık geçmişlerine rağmen daha bir asra bile ulaşmayan yaşıyla girdiği bütün
bu fikri çarpışmaların hepsinden zaferle çıkan İslam’ın Mutezile ekolüne mensup
bu âlimlerinin hiç yara almadıklarını, diğer filozoflardan hiç etkilenmediklerini
söylemek elbette inandırıcı değil. Hatta düşünce dünyasındaki bu yaralar
nedeniyle Sünni ekolün ortaya çıktığı ve özellikle kader gibi konularda kafası
karıştığı iddia edilen Mutezile’nin sadece Şiiliğin tefekkür dünyasında bir
ekol olarak kaldığı ifade edilir. Tabi bu
oldukça eksik ve subjektif bir tesbit oldu. Durum ise burada çok daha farklı: Ali Şeriati Rabbini Jüpiter ya da Zeus’a
benzetseydi ona zındık diyebilmek için mantıklı bir neden bulunabilirdi. Demek
istediğim, amaç benzetmekse Janus iddialı bir aday değil. Benzetecek Janus’u
bulmuşsa burada bir benzetme de söz konusu değildir zaten. Günümüzde, Allah C.C.
“haşa” Ahuramazda ya da Nirvana’dır diyenlere daha hoşgörülü yaklaşılıyor,
acaba burada hoşgörüsüzlüğün esas kaynağı Şeriati’nin şii bir fikir adamı oluşu
mu? Aslında kendisinin Şii dünyasında Ayetullah’lar
tarafından tutulan ve sevilen popüler biri olmadığını da söyleyerek burada bazı
kesimleri rahatlatabiliriz.
İşi bu noktaya getirip benim gibi cahillere bu yazıyı
yazdıran amil de bazı ehli sünnet ilim adamlarının kibiri, enaniyetleri ve çekememezlikleridir.
Ümmetin her birliğe yönelişinde bu adamların çıkıp sancak tutanlara karşı
gösterdikleri insafsızlıkları ve müthiş kıskançlıkları, benim gibi çaresizleri
delirtiyordur. Her fırsatta hilafet isteyip de çıkan adaylara çemkirmek riyanın
dik alası; İslam dünyasının bu dağınıklığının baş müsebbibi de ne gavur ne
münafık bizzat bu sözde büyük âlimlerdir. Bu feodal din anlayışının terakkiye
ve de ittihada engel olduğu açıktır bu sebeple bu tür ifşaatın bilinçli
yapıldığını ve münevverlerin önünün bu şekilde kesildiğini düşünüyorum. Allah bize
acısın.. alim dediklerimizin şerrinden korusun.. amin
Fazıl Sunusi ONAY
13.10.12
ruh mümin, nefis fesat
Alem demişiz Rabbin varlığına delalet eden her zerreye.
Kainat, galaksiler, yıldızlar, gezegenler, organizmalar, hücreler, aminoasitler, atomlar, atomaltı parçacıklar, kuarklar.. hepsi aynı boyda, aynı mekanda, aynı zamanda, farklı alemler..
Kuarkda bir tesbihat var
Her elementde, atomda semah
Hücrede zikir..
Aminoasitler mümin, organlar da
Beyin mümin ama
Düşünce fesat
Demek ki böyle oluyor bu iş:
Ruh mümin ama nefis fasık ya da Müslüman..
Nasıl oluyor, her zerren müminken sen müşrik olmayı başarmışsın???
Külli irade iman yağdırırken cüzi irade şemsiye açabiliyor.
Kullar kafir değil aslında, fikirler kafir..
Düşünüyorum o halde varım diyen.. ne doğru bir söz. Bu iddialı varlığın götürecek seni menzile..
Düşünüyorum o halde kulum!
Hayır, aynı tadı vermiyor.. düşünme yeteneği olmayan kullar var mıydı?
Var olmak için değil,
Düşünüyorum akibetimi..
Kainat, galaksiler, yıldızlar, gezegenler, organizmalar, hücreler, aminoasitler, atomlar, atomaltı parçacıklar, kuarklar.. hepsi aynı boyda, aynı mekanda, aynı zamanda, farklı alemler..
Kuarkda bir tesbihat var
Her elementde, atomda semah
Hücrede zikir..
Aminoasitler mümin, organlar da
Beyin mümin ama
Düşünce fesat
Demek ki böyle oluyor bu iş:
Ruh mümin ama nefis fasık ya da Müslüman..
Nasıl oluyor, her zerren müminken sen müşrik olmayı başarmışsın???
Külli irade iman yağdırırken cüzi irade şemsiye açabiliyor.
Kullar kafir değil aslında, fikirler kafir..
Düşünüyorum o halde varım diyen.. ne doğru bir söz. Bu iddialı varlığın götürecek seni menzile..
Düşünüyorum o halde kulum!
Hayır, aynı tadı vermiyor.. düşünme yeteneği olmayan kullar var mıydı?
Var olmak için değil,
Düşünüyorum akibetimi..
İtirafname
İtirafname
Kendimi hiç kimseden ayırmadan, bir tutarak, açık ve net bir şekilde burada itiraf ediyorum ki, bizler kendi hayatını yaşayan, ticareti ile ilgilenen, sıradan vatandaşlar olarak, kendimizi Müslüman zannettik ama kabul etmedik ve teslim olmadık..
Dünya genelinde, hemen her ülkede Müslüman olarak yaftalanan insanlara zulümler yağdırılırken, ülkeleri işgal edilirken, camileri yakılırken, hanımların tesettürleri yırtılırken, hatta evlatlarımız kurşunlanırken, bizler sadece namaz kılıp oruç tutmakla, zekâtı vermekle, dua etmekle, beddua etmekle, zikir halkaları kurmakla, teheccüdlere kalkmakla Müslüman olunacağını ve Müslüman kalınacağını zannettik sadece tüm iyi niyetimizle.
Bilmediğimiz bir dille Kur’an okuyarak Allah ile konuştuğumuzu zannettik. Ne o dili öğrenmeye gayret ettik ne de mesajı anlamaya uğraştık. Aramıza bizden belki de daha rezil aracılar koyduk. Onların anladıklarına iman ettiğimizi söyledik. Biz anlamayı reddettik. Tövbelerimizde bile Rabbimizle yalnız kalamadık. Bizler Allah’a evlatlarımızı şirk koştuk, yetmedi hocalarımızı şirk koştuk, yetmedi evliya dediklerimizi şirk koştuk, o da yetmedi Resulullah’ı şirk koştuk.. Bizler Allah’ın gönderdiği kitaba kitaplar şirk koştuk, şirk koştuğumuz kitapları elimizden bırakamadık ki Kur’an’a sarılalım.
Biz izin verdik. “Sen anlamazsın” diyene ben anlamam dedik, “sen düşünemezsin” diyene ben düşünemem dedik. Para kazandık, güldük eğlendik, yatıp kalkıp namazlar kıldık ne dediğimizi bile bilmeden. Puta tapanları aşağılarken ecdadımız, o batıl tapıcılar kadar samimiyetimiz var mıydı ki bizim, çek senet yüzünden Hacc’ı kısaltırken..
Cebimizde faiz taşır, faiz öder, rüşvetle iş görür, yediği hazır gıdaya hatta yoğurda bile domuzu bulaştırır, içtiği gazozun alkolünü umursamaz, islam’ı sadece domuz yememek ve şarap içmemek zannederdik. Alışverişimizde bile İslam düşmanlarını tercih eder kaliteden taviz vermezdik. Cebimiz parayla olmasa bile kredi kartlarıyla doluydu ve her bankanın adresini de bilirdik. “Hanımların başından başörtüsünü alamadılar” diye sevinirken, popolarından eteklerinin çalınışına şaşırmayı bile akıl edemedik!
Kendini bir sarıkla evliya zanneden âlimlerimiz vardır aynları çatlatmakla yarışan, 1700’lü yılların Avusturya köylüsü ceketlerini giyerek cübbeli olmakla övünür, benim 2000’li yılların Avusturya köylüsü kıyafetime laf eder, namazlarımı iade ettirir.. Ve sanki düğündeymişiz, sanki ümmet muzaffermiş gibi şen kahkahalarla zikir halkaları kurulur. Her kurulan halkada gökten meleklerin indiğini iddia eder, sözde o melekler ki Filistinli garibanı yüzüstü bırakıp, Myanmarlı ümmeti yanarken terkedip senin halkana girerler. Benim semalarımda melekler, Suriye semalarında Beşşar Esed’in ölüm kusan kuşları vardır. Ve sanki “yeryüzünde İslam kalmamış ki ebabiller kimin için uçsun” demektedirler.. ama ebabiller zaten Müslümanlar için değil kafirler için uçarlar öyle değil mi?
Müslüman camiye gitsin onun işini melekler yapsın demek midir bu, bir mehdi gelsin ümmeti kurtarsın yetmezse bir Mesih insin kafirlerin kökünü kazısın demiyor muyduk zaten asırlarca.. Aman kendini Müslüman zanneden uyanmasın yeter ki.. biz aramızdan çıkan nice mehdileri paçalarından çekip rüsvay eylemeyi de iyi bilirdik zaten..
Utanmadan el açarız sağlık isteriz, bereket isteriz, rahmet isteriz, iş güç, para pul, hayırlı kısmetler isteriz.. cihad eden bir ordu istemeyiz, islah edilmiş bir nefs ve hidayet ve amel edilmiş ilim, ve cundullahda bir mücahid olma arzusu.. ve bu düzeni yıkmak.. ve ilayı kelimetullah için azim, hırs, güç kuvvet, birlik.. ister miyiz? Birbirine peygamber hikayeleri anlatan çaresiz, bitkin, aciz, zavallı Müslümanlarsak eğer “elhamdülillah”, ama ya öte tarafta hakkımızda “sempatisi vardı” ama Müslüman değildi denirse kendimizi neyle savunacağız bilemiyorum.. koca göbekli, dini örtüde bezde, kılda tüyde arayan alimlerimizi gösterip “bunları yakın bizi serbest bırakın” mı diyeceğiz? Cehalet bizi kurtarır mı acep? İyi niyet taşlarıyla döşenmiş cehnnem yolunun yolcusu olmaktan cehaletle mi kurtulacağız.
Ey, her sene kestiği danalardan sadece birinin üzerine binmiş, sırat köprüsünün direklerini görme umuduyla gözleri ufku tarayan Müslüman! Kafanı kaldır yukarı bak, başının üzerinde köprüyü göreceksin..
Cennet kapıları açıldı sizi bekliyor deseler, koşmak aklımıza gelmez de o tarafa giden bir araç bulana kadar cehennemde bekleriz sanıyorum. Biz de bu tembellik, atalet ve umursamazlık olduğu sürece ne derece iman etmiş olduğumuzu cümlemizin perişan halinden anlayın ey insanlık.
Şu diyaloğun aktörleri yabancı geldi mi?
- Sen mi kurtaracan lan dünyayı?
- Yoo..!
- Otur o zaman bi çay söyliyim.
- Eh, söyle madem..
- Lan yine 150 kişi ölmüş bugün Suriye’de.
- He ya, Allah belasını versin o dinsiz köpeğin.. la oğlum akşam maç kaçta?
- Sekiz buçuk, buraya gel buradan gideriz.
- İyi bakarız..
Biri benim, biri de belki sen..
Fazıl Sunusi ONAY
Kendimi hiç kimseden ayırmadan, bir tutarak, açık ve net bir şekilde burada itiraf ediyorum ki, bizler kendi hayatını yaşayan, ticareti ile ilgilenen, sıradan vatandaşlar olarak, kendimizi Müslüman zannettik ama kabul etmedik ve teslim olmadık..
Dünya genelinde, hemen her ülkede Müslüman olarak yaftalanan insanlara zulümler yağdırılırken, ülkeleri işgal edilirken, camileri yakılırken, hanımların tesettürleri yırtılırken, hatta evlatlarımız kurşunlanırken, bizler sadece namaz kılıp oruç tutmakla, zekâtı vermekle, dua etmekle, beddua etmekle, zikir halkaları kurmakla, teheccüdlere kalkmakla Müslüman olunacağını ve Müslüman kalınacağını zannettik sadece tüm iyi niyetimizle.
Bilmediğimiz bir dille Kur’an okuyarak Allah ile konuştuğumuzu zannettik. Ne o dili öğrenmeye gayret ettik ne de mesajı anlamaya uğraştık. Aramıza bizden belki de daha rezil aracılar koyduk. Onların anladıklarına iman ettiğimizi söyledik. Biz anlamayı reddettik. Tövbelerimizde bile Rabbimizle yalnız kalamadık. Bizler Allah’a evlatlarımızı şirk koştuk, yetmedi hocalarımızı şirk koştuk, yetmedi evliya dediklerimizi şirk koştuk, o da yetmedi Resulullah’ı şirk koştuk.. Bizler Allah’ın gönderdiği kitaba kitaplar şirk koştuk, şirk koştuğumuz kitapları elimizden bırakamadık ki Kur’an’a sarılalım.
Biz izin verdik. “Sen anlamazsın” diyene ben anlamam dedik, “sen düşünemezsin” diyene ben düşünemem dedik. Para kazandık, güldük eğlendik, yatıp kalkıp namazlar kıldık ne dediğimizi bile bilmeden. Puta tapanları aşağılarken ecdadımız, o batıl tapıcılar kadar samimiyetimiz var mıydı ki bizim, çek senet yüzünden Hacc’ı kısaltırken..
Cebimizde faiz taşır, faiz öder, rüşvetle iş görür, yediği hazır gıdaya hatta yoğurda bile domuzu bulaştırır, içtiği gazozun alkolünü umursamaz, islam’ı sadece domuz yememek ve şarap içmemek zannederdik. Alışverişimizde bile İslam düşmanlarını tercih eder kaliteden taviz vermezdik. Cebimiz parayla olmasa bile kredi kartlarıyla doluydu ve her bankanın adresini de bilirdik. “Hanımların başından başörtüsünü alamadılar” diye sevinirken, popolarından eteklerinin çalınışına şaşırmayı bile akıl edemedik!
Kendini bir sarıkla evliya zanneden âlimlerimiz vardır aynları çatlatmakla yarışan, 1700’lü yılların Avusturya köylüsü ceketlerini giyerek cübbeli olmakla övünür, benim 2000’li yılların Avusturya köylüsü kıyafetime laf eder, namazlarımı iade ettirir.. Ve sanki düğündeymişiz, sanki ümmet muzaffermiş gibi şen kahkahalarla zikir halkaları kurulur. Her kurulan halkada gökten meleklerin indiğini iddia eder, sözde o melekler ki Filistinli garibanı yüzüstü bırakıp, Myanmarlı ümmeti yanarken terkedip senin halkana girerler. Benim semalarımda melekler, Suriye semalarında Beşşar Esed’in ölüm kusan kuşları vardır. Ve sanki “yeryüzünde İslam kalmamış ki ebabiller kimin için uçsun” demektedirler.. ama ebabiller zaten Müslümanlar için değil kafirler için uçarlar öyle değil mi?
Müslüman camiye gitsin onun işini melekler yapsın demek midir bu, bir mehdi gelsin ümmeti kurtarsın yetmezse bir Mesih insin kafirlerin kökünü kazısın demiyor muyduk zaten asırlarca.. Aman kendini Müslüman zanneden uyanmasın yeter ki.. biz aramızdan çıkan nice mehdileri paçalarından çekip rüsvay eylemeyi de iyi bilirdik zaten..
Utanmadan el açarız sağlık isteriz, bereket isteriz, rahmet isteriz, iş güç, para pul, hayırlı kısmetler isteriz.. cihad eden bir ordu istemeyiz, islah edilmiş bir nefs ve hidayet ve amel edilmiş ilim, ve cundullahda bir mücahid olma arzusu.. ve bu düzeni yıkmak.. ve ilayı kelimetullah için azim, hırs, güç kuvvet, birlik.. ister miyiz? Birbirine peygamber hikayeleri anlatan çaresiz, bitkin, aciz, zavallı Müslümanlarsak eğer “elhamdülillah”, ama ya öte tarafta hakkımızda “sempatisi vardı” ama Müslüman değildi denirse kendimizi neyle savunacağız bilemiyorum.. koca göbekli, dini örtüde bezde, kılda tüyde arayan alimlerimizi gösterip “bunları yakın bizi serbest bırakın” mı diyeceğiz? Cehalet bizi kurtarır mı acep? İyi niyet taşlarıyla döşenmiş cehnnem yolunun yolcusu olmaktan cehaletle mi kurtulacağız.
Ey, her sene kestiği danalardan sadece birinin üzerine binmiş, sırat köprüsünün direklerini görme umuduyla gözleri ufku tarayan Müslüman! Kafanı kaldır yukarı bak, başının üzerinde köprüyü göreceksin..
Cennet kapıları açıldı sizi bekliyor deseler, koşmak aklımıza gelmez de o tarafa giden bir araç bulana kadar cehennemde bekleriz sanıyorum. Biz de bu tembellik, atalet ve umursamazlık olduğu sürece ne derece iman etmiş olduğumuzu cümlemizin perişan halinden anlayın ey insanlık.
Şu diyaloğun aktörleri yabancı geldi mi?
- Sen mi kurtaracan lan dünyayı?
- Yoo..!
- Otur o zaman bi çay söyliyim.
- Eh, söyle madem..
- Lan yine 150 kişi ölmüş bugün Suriye’de.
- He ya, Allah belasını versin o dinsiz köpeğin.. la oğlum akşam maç kaçta?
- Sekiz buçuk, buraya gel buradan gideriz.
- İyi bakarız..
Biri benim, biri de belki sen..
Fazıl Sunusi ONAY
11.11.11
Vahdet
Vahdet
Panteistler “Her şey Tanrı’dır” der; Panenteistler “Her şey Tanrı’dandır” der. Vahdet-i Vücudçular’da ise iki görüşte de olanlar vardır. Sanırım kafası karışmış olan yalnızca ben değilim..
Aklım “sen varsın” diyor! Madem ki yaratıldın ve madem ki bu bir tesadüf değil, sen var edilmek istendin, rabbin seni kastetti, demek ki sen varsın..!
Gönlüm ise “peki sen nerdesin? Madem varsın, iddia sahibisin; o halde sen neredesin, rabbin nerede?” diyor..
Düşünüyorum da, benim varlığım Rabbin varlığını sınırlamaz, demek ki ben O’nun olmadığı yerde müstakil bir varlık değilim. Hem ben ancak O var olduğu için O’nun dilemesiyle varım ve O’na muhtaç bir varlığım. Bu “benim olduğum yerde Allah var” demek değildir. Zira O zaten vardır, ve ben ayrı bir yerde olabilmeyi kendi irademle seçip başaramadığım gibi, böyle bir durum Allah’ın sünnetine de aykırıdır. Zira Allah’u Teala önce kendi olmadığı bir yer yaratacak ve sonra orada beni var edecek; kendinin olmadığı bir yeri yaratmak için de kendi kudretini kullanacağına göre kendisinin olmadığı bir mekanı yaratmak anlamsızlaşır. Karşılık bulmaz. Dünyadaki en ağır cisim dünyadan daha ağır olabilir mi?
Demek ki Rab Teala beni var etmek için kendinden ayrı bir mekan yaratmaz. Beni var ederken kullandığı enerji kendi enerjisidir. Madde zaten enerjidir. O halde ben var olmamla Allah’tan gayrı olmuyorum. Burada tek önemli husus acaba “ben gerçekten var mıyım, yoksa biri uyandığında kaybolacak bir rüya mıyım?”
İşte bu soru asıl amacı ele veriyor. Eğer ben bir rüyaysam ve bir çimdik ile yok olacaksam, beni yaratanı bilsem ne olur bilmesem ne olur. Beni var eden ve kafatasımın içine koyduğu bir organda bu jimnastiği bana yaptıracak iradeyi teslim eden Yaratıcı, yarattığına saygı duymuş demek değil midir? O halde bu durum, yarattığını sevmiş anlamına da gelir. Olmayan şey sevilir mi? Oldukça metafizik bir konu olmasına karşın metafizikçi ilahiyatçılar ya da tasavvufçular bile birbirleri ile anlaşamıyor bu noktada, çünkü bu konuda aslında bir doğruya ihtiyaç duymayabileceğimiz aklımıza yatmıyor. “Yüzlerce otopsi yaptım ama hiçbirinde ruha rastlamadım diyen rasyonalist tabip generale Rasputin sorar “peki hiç duygu ve hisse rastladın mı?” Demek ki burada da varlık mevzusunu bildiğimiz enerji kavramından ayırıp parçalamamız gerekiyor.
Varlık eğer varlığı ile ilgili bir iddiada bulunacaksa ancak algılanmaya tabidir. İnsanoğlunda göz ve görme duyusu olmasaydı yine de her şeyin bir anlamı olurdu ama renkler hariç. Sahip olmadığımız duyu organlarıyla algılamadığımız şeyleri zaten tartışmıyor, tartışamıyoruz. Kim bilir sahip olmadığımız duyu organlarının eksikliği ile ne zevklerden mahrum ve ne acılardan müsterihiz, hem hayıflanalım hem şükredelim mi? Yoksa bunu düşünüp de vakit kaybetmeyelim mi? Ben cennet ve cehennemi de böyle tahayyül ederdim, fazladan duyu organları ile keşfedilmeyi bekleyen fazladan zevkler ve ızdıraplar.. Mesela yunus balıklarının çenelerinin altındaki duyu organı (bir çeşit sonar vazifesi görüyor) bizlerde yok, eminim daha çok örnek vardır..
Şimdi varlığı enerjiden ayıralım işte, yani maddeden bağımsız kılalım zira bu bizim açıklayamadığımız hatta ne şekilde algıladığımızın bile farkında olmadığımız bir enerji… Rabbelalemin bilinmek istediğinde, bu tür bir varlık tartışması da sona ermeliydi zaten. Zira varlığın ne önemi ne hükmü ne de iddiası var.. Önemli olan iradeydi demek ki. Cesedine emanet gözüyle bakan insanoğlu ahirete inandığı ölçüde var olduğunun da farkında. Mevcut olan Allah dağıttığı iradeler tarafından tanınmak ve bilinmek istedi ve bu iradeleri izafi yarattı. İsyan eden de oldu itaat eden de.. Ve asıl önemlisi bunun faydası ve zararı da ancak yaratığadır. Eğer bu işte bir kar zarar varsa, cennet ve cehennem haksa, irade vardır, Allah’dan gayrıdır, Allah’ına gayrı olduğu için de muhtaçtır, O’nu arar durur ve umulur ki kavuşur. Onun yani iradenin varlığı cismani değildir çünkü açıklanabilen bir enerji değildir ve varlığı ancak var olanın içerisinde izafi olduğu gibi yokluğu da izafidir.
Allah’ın var ettiği kadar vardır, ve O dilerse yok olur, hiç olmamış gibi olur, ya da hiç olmaz.
Ya anılarla yaratılmış olsaydık diye düşünürdüm.
Bütün bunun aksini ispatlayan bilgiyi ve hikmeti bir kenara bırakarak,
“ya bütün evren, masamın üzerindeki eşimin hediye ettiği kum saati ve gözlüğümle 8 saniye önce 35 yıllık yaşanmışlık ile yaratılmış olsaydık” ne değişirdi?
Ya da daha ekstremini düşünelim: Ya denseydi ki “bu yaşadıklarınız bir prototipti şimdi gerçeğini tekrar yaşamak üzere yaratılıyorsunuz” Acaba bir kibrit çöpünü farklı bir yere mi koyardık?
Hiçbir önemi yok!
Benim âcizane kabul ettiğim husus:
İster yaratıcımda var olayım, isterse bazılarının dediği gibi var değilim bizzat tek varlığın kendisiyim.. Yapmak zorunda olduğunu hissedenlerin gerçekten yapmak zorunda olduğu bir seyri tamamlamak ve insan-ı kâmil olmak zorundayım. Ya bunu kaybolarak tamamlarım ve rotamın bir hükmü kalmaz, zira su akar yatağını bulur, ya da bunu akıl denilen şey ile hissederek zevkle tamamlarım, ikisi de gönülsüz olmaz.. Rabbelalemin hâşâ fesat değildir, zalim değildir, yarattığını başıboş bırakmış ve terk etmiş değildir, imtihan etmez de değildir ama bu imtihanı denemek için yapmaz, zira O olacağı bilir. Kul bilmez, ispat edilir. İmtihan kolaylıktır, kolaylığa kavuşmak için kısa yoldur, kaybetmek için değil bilakis kazanma fırsatıdır. Ayağı kaydı diyenlere bakmayın, ayağı kayan yolunu bulursa daha hızlı gider. Zira her şey belli bir hızla belirli bir yere akmaktayken akıbet tayin olmadan, ayağı da kaysa, yüksekten de düşse aynı evren tünelinde akmaya devam ediyor..
Hülasa, Rabb’in “Kendi varlığı içerisinde yarattığı cehennemde, kendi varlığının bir kısmını yakması ya da yakmayıp da affetmesi” değerli ise, vahdeti vücudun sınırlarının sadece bizim bildiğimiz enerji ile çizilmesi gerekir. Yaratılmışın hissettiği duyguların faili de Allah’sa eğer işler karışır, işte o zaman nefs kendini beraat ettirir gibime geliyor. İnsan Allah’ın şerefli kulu olarak ve de cüzi irade sahibi olarak yaratılmışsa eğer, kendini yaratanın her sıfatına da cüzi olarak sahip olabilmesi hem mümkündür hem de tabiidir. O zaman yaratıcılığı bile bundan ayrı tutmayız ve insan hayal dünyasında var eder durur, elbette ki bu var etme, yoktan değildir ancak taklittir. Aslında o ana kadar keşfedilmemiş olsa da “var olanı” yaratır (!), işte bu sebeple buna yaratma denmez, belki sıraya koyma denebilir. Fiilleri yaratan da o zaman Cenab-ı Allah olur, ve insanoğlu o fiilleri sıraya koyarak eylemleri görünür kılar, ki bu zuhurat da Allah’ın dilemesiyle veyahut mani olmamasıyla gerçekleşir. Burada yaratılmışın kendi iradesi iş görür ve bu fiillerin sonucunda ya maharetli bir kul ya da azgın bir günahkâr olur. Bu irade hususunu kendime ancak şu kaba örnekle izah edebiliyorum maalesef: Kişi ekmek yemekle şişmanlamaz, ancak ekmeği sindirmekle şişmanlar, ama yemenin doğal sonucu sindirmektir, kişi yememeyi seçebilir ama sindirmemeyi seçemez… Biz yine de ekmek sindirdim de şişmanladım demeyiz, ekmek yedim de şişmanladım deriz, halbuki şişmanlamak ancak sindirmenin ve yakmamanın doğal sonucu olabilir. Nefs irade ile kendi seçtiğinin sonucuna kendi katlanır ve bu durum diğer nefs ve iradeleri de etkiler, nefsi yaratan Allah, fiilleri yaratan Allah, nefse iradeyi teslim eden Allah, fiillere fail olma imkanını yaratan da Allah, işte o imkan da irade.. çok cüzi, Allah’ın dilemesine tabi.. Bu kadar yaratılmışlığın içerisinde sorgu yapmaktansa tefekkürle teslim olmak daha kolay, ama nefs her zaman zoru seçiyor.
Evet, her şeyin bir mantıklı açıklaması vardır. Aşkın, sevginin, öfkenin, küsmenin, kıskanmanın, iyilik ya da kötülük yapmanın, ayı ve denizi ikiye ayırabilmenin, bir taş parçasının deve yavrulayabilmesinin, bir peygamberin amcasıyken gözünün önündeki gerçeği inkar edebilip lanetlenmenin.. İnsanoğlu mantığıyla talip olduğu her açıklamaya sırayla kavuşacak elbette ve benim merak ettiğim husus bu açıklamaları zaten bilen bir Şeytan varken insanoğlu neye talip olduğunun farkında mı? Bilmek bu kadar mı önemli ya da insanoğlunun aslında bilgiye ulaşmaktan ziyade “umduğu” nedir?
Panteistler “Her şey Tanrı’dır” der; Panenteistler “Her şey Tanrı’dandır” der. Vahdet-i Vücudçular’da ise iki görüşte de olanlar vardır. Sanırım kafası karışmış olan yalnızca ben değilim..
Aklım “sen varsın” diyor! Madem ki yaratıldın ve madem ki bu bir tesadüf değil, sen var edilmek istendin, rabbin seni kastetti, demek ki sen varsın..!
Gönlüm ise “peki sen nerdesin? Madem varsın, iddia sahibisin; o halde sen neredesin, rabbin nerede?” diyor..
Düşünüyorum da, benim varlığım Rabbin varlığını sınırlamaz, demek ki ben O’nun olmadığı yerde müstakil bir varlık değilim. Hem ben ancak O var olduğu için O’nun dilemesiyle varım ve O’na muhtaç bir varlığım. Bu “benim olduğum yerde Allah var” demek değildir. Zira O zaten vardır, ve ben ayrı bir yerde olabilmeyi kendi irademle seçip başaramadığım gibi, böyle bir durum Allah’ın sünnetine de aykırıdır. Zira Allah’u Teala önce kendi olmadığı bir yer yaratacak ve sonra orada beni var edecek; kendinin olmadığı bir yeri yaratmak için de kendi kudretini kullanacağına göre kendisinin olmadığı bir mekanı yaratmak anlamsızlaşır. Karşılık bulmaz. Dünyadaki en ağır cisim dünyadan daha ağır olabilir mi?
Demek ki Rab Teala beni var etmek için kendinden ayrı bir mekan yaratmaz. Beni var ederken kullandığı enerji kendi enerjisidir. Madde zaten enerjidir. O halde ben var olmamla Allah’tan gayrı olmuyorum. Burada tek önemli husus acaba “ben gerçekten var mıyım, yoksa biri uyandığında kaybolacak bir rüya mıyım?”
İşte bu soru asıl amacı ele veriyor. Eğer ben bir rüyaysam ve bir çimdik ile yok olacaksam, beni yaratanı bilsem ne olur bilmesem ne olur. Beni var eden ve kafatasımın içine koyduğu bir organda bu jimnastiği bana yaptıracak iradeyi teslim eden Yaratıcı, yarattığına saygı duymuş demek değil midir? O halde bu durum, yarattığını sevmiş anlamına da gelir. Olmayan şey sevilir mi? Oldukça metafizik bir konu olmasına karşın metafizikçi ilahiyatçılar ya da tasavvufçular bile birbirleri ile anlaşamıyor bu noktada, çünkü bu konuda aslında bir doğruya ihtiyaç duymayabileceğimiz aklımıza yatmıyor. “Yüzlerce otopsi yaptım ama hiçbirinde ruha rastlamadım diyen rasyonalist tabip generale Rasputin sorar “peki hiç duygu ve hisse rastladın mı?” Demek ki burada da varlık mevzusunu bildiğimiz enerji kavramından ayırıp parçalamamız gerekiyor.
Varlık eğer varlığı ile ilgili bir iddiada bulunacaksa ancak algılanmaya tabidir. İnsanoğlunda göz ve görme duyusu olmasaydı yine de her şeyin bir anlamı olurdu ama renkler hariç. Sahip olmadığımız duyu organlarıyla algılamadığımız şeyleri zaten tartışmıyor, tartışamıyoruz. Kim bilir sahip olmadığımız duyu organlarının eksikliği ile ne zevklerden mahrum ve ne acılardan müsterihiz, hem hayıflanalım hem şükredelim mi? Yoksa bunu düşünüp de vakit kaybetmeyelim mi? Ben cennet ve cehennemi de böyle tahayyül ederdim, fazladan duyu organları ile keşfedilmeyi bekleyen fazladan zevkler ve ızdıraplar.. Mesela yunus balıklarının çenelerinin altındaki duyu organı (bir çeşit sonar vazifesi görüyor) bizlerde yok, eminim daha çok örnek vardır..
Şimdi varlığı enerjiden ayıralım işte, yani maddeden bağımsız kılalım zira bu bizim açıklayamadığımız hatta ne şekilde algıladığımızın bile farkında olmadığımız bir enerji… Rabbelalemin bilinmek istediğinde, bu tür bir varlık tartışması da sona ermeliydi zaten. Zira varlığın ne önemi ne hükmü ne de iddiası var.. Önemli olan iradeydi demek ki. Cesedine emanet gözüyle bakan insanoğlu ahirete inandığı ölçüde var olduğunun da farkında. Mevcut olan Allah dağıttığı iradeler tarafından tanınmak ve bilinmek istedi ve bu iradeleri izafi yarattı. İsyan eden de oldu itaat eden de.. Ve asıl önemlisi bunun faydası ve zararı da ancak yaratığadır. Eğer bu işte bir kar zarar varsa, cennet ve cehennem haksa, irade vardır, Allah’dan gayrıdır, Allah’ına gayrı olduğu için de muhtaçtır, O’nu arar durur ve umulur ki kavuşur. Onun yani iradenin varlığı cismani değildir çünkü açıklanabilen bir enerji değildir ve varlığı ancak var olanın içerisinde izafi olduğu gibi yokluğu da izafidir.
Allah’ın var ettiği kadar vardır, ve O dilerse yok olur, hiç olmamış gibi olur, ya da hiç olmaz.
Ya anılarla yaratılmış olsaydık diye düşünürdüm.
Bütün bunun aksini ispatlayan bilgiyi ve hikmeti bir kenara bırakarak,
“ya bütün evren, masamın üzerindeki eşimin hediye ettiği kum saati ve gözlüğümle 8 saniye önce 35 yıllık yaşanmışlık ile yaratılmış olsaydık” ne değişirdi?
Ya da daha ekstremini düşünelim: Ya denseydi ki “bu yaşadıklarınız bir prototipti şimdi gerçeğini tekrar yaşamak üzere yaratılıyorsunuz” Acaba bir kibrit çöpünü farklı bir yere mi koyardık?
Hiçbir önemi yok!
Benim âcizane kabul ettiğim husus:
İster yaratıcımda var olayım, isterse bazılarının dediği gibi var değilim bizzat tek varlığın kendisiyim.. Yapmak zorunda olduğunu hissedenlerin gerçekten yapmak zorunda olduğu bir seyri tamamlamak ve insan-ı kâmil olmak zorundayım. Ya bunu kaybolarak tamamlarım ve rotamın bir hükmü kalmaz, zira su akar yatağını bulur, ya da bunu akıl denilen şey ile hissederek zevkle tamamlarım, ikisi de gönülsüz olmaz.. Rabbelalemin hâşâ fesat değildir, zalim değildir, yarattığını başıboş bırakmış ve terk etmiş değildir, imtihan etmez de değildir ama bu imtihanı denemek için yapmaz, zira O olacağı bilir. Kul bilmez, ispat edilir. İmtihan kolaylıktır, kolaylığa kavuşmak için kısa yoldur, kaybetmek için değil bilakis kazanma fırsatıdır. Ayağı kaydı diyenlere bakmayın, ayağı kayan yolunu bulursa daha hızlı gider. Zira her şey belli bir hızla belirli bir yere akmaktayken akıbet tayin olmadan, ayağı da kaysa, yüksekten de düşse aynı evren tünelinde akmaya devam ediyor..
Hülasa, Rabb’in “Kendi varlığı içerisinde yarattığı cehennemde, kendi varlığının bir kısmını yakması ya da yakmayıp da affetmesi” değerli ise, vahdeti vücudun sınırlarının sadece bizim bildiğimiz enerji ile çizilmesi gerekir. Yaratılmışın hissettiği duyguların faili de Allah’sa eğer işler karışır, işte o zaman nefs kendini beraat ettirir gibime geliyor. İnsan Allah’ın şerefli kulu olarak ve de cüzi irade sahibi olarak yaratılmışsa eğer, kendini yaratanın her sıfatına da cüzi olarak sahip olabilmesi hem mümkündür hem de tabiidir. O zaman yaratıcılığı bile bundan ayrı tutmayız ve insan hayal dünyasında var eder durur, elbette ki bu var etme, yoktan değildir ancak taklittir. Aslında o ana kadar keşfedilmemiş olsa da “var olanı” yaratır (!), işte bu sebeple buna yaratma denmez, belki sıraya koyma denebilir. Fiilleri yaratan da o zaman Cenab-ı Allah olur, ve insanoğlu o fiilleri sıraya koyarak eylemleri görünür kılar, ki bu zuhurat da Allah’ın dilemesiyle veyahut mani olmamasıyla gerçekleşir. Burada yaratılmışın kendi iradesi iş görür ve bu fiillerin sonucunda ya maharetli bir kul ya da azgın bir günahkâr olur. Bu irade hususunu kendime ancak şu kaba örnekle izah edebiliyorum maalesef: Kişi ekmek yemekle şişmanlamaz, ancak ekmeği sindirmekle şişmanlar, ama yemenin doğal sonucu sindirmektir, kişi yememeyi seçebilir ama sindirmemeyi seçemez… Biz yine de ekmek sindirdim de şişmanladım demeyiz, ekmek yedim de şişmanladım deriz, halbuki şişmanlamak ancak sindirmenin ve yakmamanın doğal sonucu olabilir. Nefs irade ile kendi seçtiğinin sonucuna kendi katlanır ve bu durum diğer nefs ve iradeleri de etkiler, nefsi yaratan Allah, fiilleri yaratan Allah, nefse iradeyi teslim eden Allah, fiillere fail olma imkanını yaratan da Allah, işte o imkan da irade.. çok cüzi, Allah’ın dilemesine tabi.. Bu kadar yaratılmışlığın içerisinde sorgu yapmaktansa tefekkürle teslim olmak daha kolay, ama nefs her zaman zoru seçiyor.
Evet, her şeyin bir mantıklı açıklaması vardır. Aşkın, sevginin, öfkenin, küsmenin, kıskanmanın, iyilik ya da kötülük yapmanın, ayı ve denizi ikiye ayırabilmenin, bir taş parçasının deve yavrulayabilmesinin, bir peygamberin amcasıyken gözünün önündeki gerçeği inkar edebilip lanetlenmenin.. İnsanoğlu mantığıyla talip olduğu her açıklamaya sırayla kavuşacak elbette ve benim merak ettiğim husus bu açıklamaları zaten bilen bir Şeytan varken insanoğlu neye talip olduğunun farkında mı? Bilmek bu kadar mı önemli ya da insanoğlunun aslında bilgiye ulaşmaktan ziyade “umduğu” nedir?
18.2.11
Agnostisizm ve agnostikler
internette rastladığım bır sayfa oldukça ilgimi çekti.
Sitede agnostisizmi anlatan agnostik yazarların makaleleri bize çelişkilerimizi haber veriyordu! Ben, burada yazarın Kur'an'daki çelişkilerden bahsederken aslında İslam'dan çok agnostisizme hakaret ettiği kanısına vardım.
Bu zamana kadar agnostiklerin septik olmaları gerekir diye düşünüyordum; fakat burada agnostik yazarlar çok da septik değiller ve gayet kesin yargılarla İslam'a saldırıyorlar, bu sebeple fikirleri çok da saygıyı haketmiyor.
Gerçeği arama niyeti olanla gerçeği karalama peşinde olan birbirinden nasıl ayrılır?
Burada ilk şart farkındalıktır.
Gerçeği farkeden kişi onu aramaz, araştırır. Ve gerçeği yalnızca onu farkeden kişi karalayabilir. Demek ki niyet önemli. Bu açıdan bazı agnostikler sabırlı bir saygıyı da hakediyorlar mutlaka.
Bu sitede durum agnostikler açısından içler acısı.
Kur'an'ı yorumlamak için en azından arapça bilmek gerçeğini gözardı edip, ellerine aldıkları mealler üzerinden hata yapıyorlar. Örnek:
Agnostik, Kur'an'da geçen "ve kara bir balçıkta güneşi batarken buldu" ayetiyle, Allah'ı coğrafya bilmemekle itham ediyor. Komik bir itham, halbuki Pendik burnuna gelse güneşi marmaranın sakin sularında batarken bulabileceği gerçeğini görmüyor.
Bir diğer agnostik "adetten kesilen ve adet gormeyen" kadınların ancak 3 ay sonra bosanabıleceği hükmüne bakarak, ergen olmamış kızla evlenmeyi ve hatta boşanmayı uygun gören bir din diye saldırırken, burada arapçadan türkçeye çevrilirken yitirilen anlamı görmezden geliyor, halbuki ayet "süre geçince hamile olmadığından kesin olarak emin olduğunuz" demek isteyip, malumunuz burada biyolojik bir olgudan bahsederken, bizim agnostik mal bulmuş magribi gibi saldırıyor ve bir açık yakaladım diye seviniyor.
Daha çok örnek var, şu zır cahil halimle bile sitede yanıtlayamadığım bir soru işareti ile karşılaşmadım. Diyoruz ya niyet belli.
Mesela en çok karşılaştığım birşey de hırsızın elinin kesilmesi hükmü.
Mal mülk agnostikler için önemli olmadığından (ne mutlu) olsa gerek, bizi fazlaca materyalist bulup hırsızı savunuyorlar, ama bunu yaparken yine önemli bir yanılgıya düşüyorlar. Burada arapçadan türkçeye çevrilen hırsız kelimesi çalan anlamında değil, çalmayı meslek edinen anlamında, halbuki ihtiyacı vuku bulduğunda çalan kişinin verdiği zarar İslam devleti fıkhınca devlet tarafından tazmin ettirilir ve çalanın eli kesilmez. Fakat bu çalan kişi bir çok defa yakalanmış ve ihtiyacı da hasıl olmadığı görülmüşse onun hırsız olduğu tescil edilir ve eli kesilir.
Burada hüküm sadece hırsız için verilmez. "Uzananın elini keserim haa" diyerek hem helal malın mukaddesliği anlatılır hem de aklından geçirenler için caydırıcı bir tesir tesis edilmiş olur. Bu kuralı bilerek çalan kişiye sadece hırsız denmez, aynı zamanda aptal da denir, ve onu savunmak da bırakalım bu agnostiklere kalsın, zira yakışır. Elinin kesileceğini bile bile banka hortumlayan, gasp yapan ve bir gece mahreminize dalarak can tedirginliği ile sizi psikolojik çöküntüye de sokan aptal hırsızın bile savunma hakkı vardır gayet tabi.
Kısasta hayat vardır ayetine ulaşamamışlar sanırım (en azından okuduğum makalalerde). Onlara göre hırsızın elinin kesilmesi canilik, peki idam yerine müebbet hapis az mı canilik? Düşünsenize ölsem de kurtulsam der insan. Ömür boyu bir hücrede böcek gibi yaşamak.. suçu ne olursa olsun, kimse bu işkenceyi haketmez bence, ölsün de ilahi adalete kavuşsun, tabi bu ilahi adalete inananların yaşadığı bir ülkede kural olabilir. Bu tür ictimai durumlar için öngörülen ceza ve ödüllere çelişki nazarıyla bakmak pek de mantıklı değil.
Allah'ın varlığı dışında nerede olduğu (her yerde, nasıl her yerde?) ve şu an neler yaptığı konusunda her müslüman bir parça agnostik midir? Eğer öyle olmasaydı Rabbimiz bize tefekkür edin demez, tefekkürü de ısrarla emretmezdi. Evreni 6 günde yarattım diyen bir tanrıya "hangi güneşe kıyasla hangi dünyanın 6 günü" diye sormayan bir müslüman düşünülemez zaten. Bu soru agnostiklerin aklına gelmemiş henüz ama biz uyandıralım.
Şunu belli ki unutuyorlar, hiç düşünmemiş de olabilirler:
Agnostisizm bu dünyada yahudi takvimine göre 6000 bin yıldır, bilim adamlarına göre milyon yıldır ve bana göre Şit Aleyhisselam'dan beri var. Muhammed-i İslamın yaşı ise henüz 1400 küsür. Sonradan gelenin tekamül olması gayet doğal. Bu iş eğer bir sistem ve disiplinse, eh be arkadaş biz bu soruları daha bu dini uydururken cevaplamaz mıydık!!!
Biz aptaldık, kafamızdan bu kitabı yazarak milyonları din sahibi yaptık da senin şu çelişkilerini cevaplamayı mı unuttuk!!!
Hiç düşünmez misin, yarın yarım akıllı bir müslüman çıkar gelir de bütün soru işaretlerimizin üzerine kibrit suyu döker, hiç değilse bu yüzden biraz saygılı olmak gerekmez miydi? Dinime saygın yoksa da aklıma olsundu hani.
İslami inancı olmayan ya da İslamını bilmeyen, imanını uçacak bir kuşçasına kafeslerde besleyen ve de bu tür Agnostik şahıslara hep söylerim, öküze tapan adamı bile yargılamayacak, etnosentrik olacaksın, olaki bir cevap alır kendini öküze secde ederken bulursun. Nietzscheler bu yolda zerdüşt olmadılar mı? Sen yola çıkmışsan eğer, merak etme bu yol bir yere gider, ha vardığın yeri beğenir misin orasını bilmem. Bana bir dayanak noktası gösterin dünyayı yerinden oynatayım derken Arşimed, hiç düşünmüyor musun bazı denklemleri çözmek için x'e kafadan bir değer vermek gerekir. Yani ispatlayamadığın bir değer verip denklemi ispatlarsın. işte bizim sarsılmaz dayanak noktamız da Rabbimize olan inancımızdır ve o Rabbimizin indindeki tek din olan İslamdır. 1400 yıldır ne fırtınaları göğüsledi alimlerimiz, sunni imamlar cengederken, mutezile imamları budistlerle yunanlılarla romalılarla farisilerle agoralarda tartışmalara girmediler mi sanıyorsunuz. Bu din nasıl böyle taraftar buldu? bir yanında yunan ekolü diğer yanında hristiyanlık öte yanında budizm ve mecusilik gibi dev felsefi ve içtimai dinler varken, hırsızın elini kesip kadınları aşağılayarak mı?
Evet, mukallit imana sahipiz, elimizden geldiğince peygamberimizi taklit etmeye çalışıyoruz, ve Rabbimiz bize diyor ki: sen bildiklerinle amel et ben sana bilmediklerini de öğretirim.
Sadece bunu anlamak bile bir mesele..
Cereyanın voltajı amperi hep aynı olmuyor tabi ki, bilenler için söyliyeyim Rıdvan Efendinin divanını okuduktan sonra Dr. Rıza Nur Baki hocanın "fatiha ve kırk yorumu" adlı kitabını elime aldığımda ilk 20 sayfayı ağlamaktan okuyamamıştım. Halbuki aynı kitabı Divan'dan önce okuduğumda bu kadar tesir etmemişti. Tolstoy'un dediği gibi bazı bilgileri kafaya almadan önce kafayı temizlemek gerekiyor sanırım, zira pis kafa bilgiyi de pisletiyor. O bilgi KUR'AN'I KERİM'den aldığımız bilgiler olsa bile.
Kadının 2 erkeğin 1 şehadetindeki muhteşem nezaket ve zarafeti görmüyor, bunu bir aşağılama vesilesi yapıyorsan, üstelik burada neden böyle bir hüküm verildi diye merak edip araştırmıyorsan, ya o bilgiye ihtiyacın yok, ya da duymak istemeyeceğin şeyleri duymaktan korkuyorsun demektir.
İslamın 6. şartı tebliğ 7. şartı cihaddır. Üstelik Kafirun suresine rağmen. Buradaki saldırgan agnostikler bu çelişkiyi bize soramayacak kadar cahil ve konudan bihaberlerler, ama biz dinimizin cahili değiliz inşa'Allah. Biz çelişmesek de, müsterih olsak da neyin kime nasıl çelişik geleceğinden haberdarız, evvel'Allah.
Efendime sordum, biz niye bunları da anlatmayalım ki diye, "evladım, bilgiye de yazık değil mi?" cevabını aldım. O zaman anlayamadığımı sonradan idrak ettim. Evet, bazı enteresan niyetliler için en güzeli "senin dinin sana benim dinim bana" diyebilmek.
Ah merhamet.. Eh, merhamet etmeyene de merhamet edilmez..
Sunusi F. ONAY
Sitede agnostisizmi anlatan agnostik yazarların makaleleri bize çelişkilerimizi haber veriyordu! Ben, burada yazarın Kur'an'daki çelişkilerden bahsederken aslında İslam'dan çok agnostisizme hakaret ettiği kanısına vardım.
Bu zamana kadar agnostiklerin septik olmaları gerekir diye düşünüyordum; fakat burada agnostik yazarlar çok da septik değiller ve gayet kesin yargılarla İslam'a saldırıyorlar, bu sebeple fikirleri çok da saygıyı haketmiyor.
Gerçeği arama niyeti olanla gerçeği karalama peşinde olan birbirinden nasıl ayrılır?
Burada ilk şart farkındalıktır.
Gerçeği farkeden kişi onu aramaz, araştırır. Ve gerçeği yalnızca onu farkeden kişi karalayabilir. Demek ki niyet önemli. Bu açıdan bazı agnostikler sabırlı bir saygıyı da hakediyorlar mutlaka.
Bu sitede durum agnostikler açısından içler acısı.
Kur'an'ı yorumlamak için en azından arapça bilmek gerçeğini gözardı edip, ellerine aldıkları mealler üzerinden hata yapıyorlar. Örnek:
Agnostik, Kur'an'da geçen "ve kara bir balçıkta güneşi batarken buldu" ayetiyle, Allah'ı coğrafya bilmemekle itham ediyor. Komik bir itham, halbuki Pendik burnuna gelse güneşi marmaranın sakin sularında batarken bulabileceği gerçeğini görmüyor.
Bir diğer agnostik "adetten kesilen ve adet gormeyen" kadınların ancak 3 ay sonra bosanabıleceği hükmüne bakarak, ergen olmamış kızla evlenmeyi ve hatta boşanmayı uygun gören bir din diye saldırırken, burada arapçadan türkçeye çevrilirken yitirilen anlamı görmezden geliyor, halbuki ayet "süre geçince hamile olmadığından kesin olarak emin olduğunuz" demek isteyip, malumunuz burada biyolojik bir olgudan bahsederken, bizim agnostik mal bulmuş magribi gibi saldırıyor ve bir açık yakaladım diye seviniyor.
Daha çok örnek var, şu zır cahil halimle bile sitede yanıtlayamadığım bir soru işareti ile karşılaşmadım. Diyoruz ya niyet belli.
Mesela en çok karşılaştığım birşey de hırsızın elinin kesilmesi hükmü.
Mal mülk agnostikler için önemli olmadığından (ne mutlu) olsa gerek, bizi fazlaca materyalist bulup hırsızı savunuyorlar, ama bunu yaparken yine önemli bir yanılgıya düşüyorlar. Burada arapçadan türkçeye çevrilen hırsız kelimesi çalan anlamında değil, çalmayı meslek edinen anlamında, halbuki ihtiyacı vuku bulduğunda çalan kişinin verdiği zarar İslam devleti fıkhınca devlet tarafından tazmin ettirilir ve çalanın eli kesilmez. Fakat bu çalan kişi bir çok defa yakalanmış ve ihtiyacı da hasıl olmadığı görülmüşse onun hırsız olduğu tescil edilir ve eli kesilir.
Burada hüküm sadece hırsız için verilmez. "Uzananın elini keserim haa" diyerek hem helal malın mukaddesliği anlatılır hem de aklından geçirenler için caydırıcı bir tesir tesis edilmiş olur. Bu kuralı bilerek çalan kişiye sadece hırsız denmez, aynı zamanda aptal da denir, ve onu savunmak da bırakalım bu agnostiklere kalsın, zira yakışır. Elinin kesileceğini bile bile banka hortumlayan, gasp yapan ve bir gece mahreminize dalarak can tedirginliği ile sizi psikolojik çöküntüye de sokan aptal hırsızın bile savunma hakkı vardır gayet tabi.
Kısasta hayat vardır ayetine ulaşamamışlar sanırım (en azından okuduğum makalalerde). Onlara göre hırsızın elinin kesilmesi canilik, peki idam yerine müebbet hapis az mı canilik? Düşünsenize ölsem de kurtulsam der insan. Ömür boyu bir hücrede böcek gibi yaşamak.. suçu ne olursa olsun, kimse bu işkenceyi haketmez bence, ölsün de ilahi adalete kavuşsun, tabi bu ilahi adalete inananların yaşadığı bir ülkede kural olabilir. Bu tür ictimai durumlar için öngörülen ceza ve ödüllere çelişki nazarıyla bakmak pek de mantıklı değil.
Allah'ın varlığı dışında nerede olduğu (her yerde, nasıl her yerde?) ve şu an neler yaptığı konusunda her müslüman bir parça agnostik midir? Eğer öyle olmasaydı Rabbimiz bize tefekkür edin demez, tefekkürü de ısrarla emretmezdi. Evreni 6 günde yarattım diyen bir tanrıya "hangi güneşe kıyasla hangi dünyanın 6 günü" diye sormayan bir müslüman düşünülemez zaten. Bu soru agnostiklerin aklına gelmemiş henüz ama biz uyandıralım.
Şunu belli ki unutuyorlar, hiç düşünmemiş de olabilirler:
Agnostisizm bu dünyada yahudi takvimine göre 6000 bin yıldır, bilim adamlarına göre milyon yıldır ve bana göre Şit Aleyhisselam'dan beri var. Muhammed-i İslamın yaşı ise henüz 1400 küsür. Sonradan gelenin tekamül olması gayet doğal. Bu iş eğer bir sistem ve disiplinse, eh be arkadaş biz bu soruları daha bu dini uydururken cevaplamaz mıydık!!!
Biz aptaldık, kafamızdan bu kitabı yazarak milyonları din sahibi yaptık da senin şu çelişkilerini cevaplamayı mı unuttuk!!!
Hiç düşünmez misin, yarın yarım akıllı bir müslüman çıkar gelir de bütün soru işaretlerimizin üzerine kibrit suyu döker, hiç değilse bu yüzden biraz saygılı olmak gerekmez miydi? Dinime saygın yoksa da aklıma olsundu hani.
İslami inancı olmayan ya da İslamını bilmeyen, imanını uçacak bir kuşçasına kafeslerde besleyen ve de bu tür Agnostik şahıslara hep söylerim, öküze tapan adamı bile yargılamayacak, etnosentrik olacaksın, olaki bir cevap alır kendini öküze secde ederken bulursun. Nietzscheler bu yolda zerdüşt olmadılar mı? Sen yola çıkmışsan eğer, merak etme bu yol bir yere gider, ha vardığın yeri beğenir misin orasını bilmem. Bana bir dayanak noktası gösterin dünyayı yerinden oynatayım derken Arşimed, hiç düşünmüyor musun bazı denklemleri çözmek için x'e kafadan bir değer vermek gerekir. Yani ispatlayamadığın bir değer verip denklemi ispatlarsın. işte bizim sarsılmaz dayanak noktamız da Rabbimize olan inancımızdır ve o Rabbimizin indindeki tek din olan İslamdır. 1400 yıldır ne fırtınaları göğüsledi alimlerimiz, sunni imamlar cengederken, mutezile imamları budistlerle yunanlılarla romalılarla farisilerle agoralarda tartışmalara girmediler mi sanıyorsunuz. Bu din nasıl böyle taraftar buldu? bir yanında yunan ekolü diğer yanında hristiyanlık öte yanında budizm ve mecusilik gibi dev felsefi ve içtimai dinler varken, hırsızın elini kesip kadınları aşağılayarak mı?
Evet, mukallit imana sahipiz, elimizden geldiğince peygamberimizi taklit etmeye çalışıyoruz, ve Rabbimiz bize diyor ki: sen bildiklerinle amel et ben sana bilmediklerini de öğretirim.
Sadece bunu anlamak bile bir mesele..
Cereyanın voltajı amperi hep aynı olmuyor tabi ki, bilenler için söyliyeyim Rıdvan Efendinin divanını okuduktan sonra Dr. Rıza Nur Baki hocanın "fatiha ve kırk yorumu" adlı kitabını elime aldığımda ilk 20 sayfayı ağlamaktan okuyamamıştım. Halbuki aynı kitabı Divan'dan önce okuduğumda bu kadar tesir etmemişti. Tolstoy'un dediği gibi bazı bilgileri kafaya almadan önce kafayı temizlemek gerekiyor sanırım, zira pis kafa bilgiyi de pisletiyor. O bilgi KUR'AN'I KERİM'den aldığımız bilgiler olsa bile.
Kadının 2 erkeğin 1 şehadetindeki muhteşem nezaket ve zarafeti görmüyor, bunu bir aşağılama vesilesi yapıyorsan, üstelik burada neden böyle bir hüküm verildi diye merak edip araştırmıyorsan, ya o bilgiye ihtiyacın yok, ya da duymak istemeyeceğin şeyleri duymaktan korkuyorsun demektir.
İslamın 6. şartı tebliğ 7. şartı cihaddır. Üstelik Kafirun suresine rağmen. Buradaki saldırgan agnostikler bu çelişkiyi bize soramayacak kadar cahil ve konudan bihaberlerler, ama biz dinimizin cahili değiliz inşa'Allah. Biz çelişmesek de, müsterih olsak da neyin kime nasıl çelişik geleceğinden haberdarız, evvel'Allah.
Efendime sordum, biz niye bunları da anlatmayalım ki diye, "evladım, bilgiye de yazık değil mi?" cevabını aldım. O zaman anlayamadığımı sonradan idrak ettim. Evet, bazı enteresan niyetliler için en güzeli "senin dinin sana benim dinim bana" diyebilmek.
Ah merhamet.. Eh, merhamet etmeyene de merhamet edilmez..
Sunusi F. ONAY
13.1.11
oy istediği seçmene hakaret eden adam
@
http://www.bizkackisiyiz.net/kyazilari/231.html
(buraya yazmışım)
herkes profesör olsaydı akparti iktidarda olmazdı demiş yorumcu..
demek ki bütün profesörler başka partiden..
hangi profesörler peki: birbirlerini üniversitedeki makam odalarında kıyasıya dövenler mi, yoksa eşlerinin başlarından aşağı kavanoza koydukları dışkılarını dökenler mi?
yoksa tarihi eser kaçakçısı rektörler mi, ya da kendileri aday olamayınca karılarını aday gösterip seçmenleri tehdit eden, şantaj yapan profesörler mi?
ya da intihal yapan, bu yüzden yurtdışında cezalara çarptırılan ama bu ülkenin yandaş meslektaşları tarafından onore edilmeye devam eden profesörler mi?
dünyada yayınlanan ilk 500 makale içerisinde makalesi olmayan profesörlerimiz mi?
bu profesörlerin tek ortak yanı kemalist ve chpli olmaları, dine düşman olmaları, halktan kopuk olmaları ve de birçoğunun mason olmalarıdır..
tabii ki bu profesörler akpartiye oy vermezler?
ayrıca vermesinler lütfen.. onlar chpye vitrin olmaya devam etsinler..
öğrencisinin sınav kağıdını savcılığa gönderen profesör chpde kalsın.. hatta Allah'a inanmak bilimadamlığına ters düşer diyen, askerle telefonda konuşurken bile hazırola geçtiğini ifade eden Prof. Celal Şengör gibiler de yerlerinde kalsınlar lütfen.. biz onları "uzaktan" seviyoruz..
bu mesafe iyi
Ama isterlerse dağdaki çobanı çağırıp dürüstlük, onur, çalışma azmi, insan, hayvan ve doğa sevgisi, meslek aşkı, ahde vefa, sağlıklı yaşam, felsefe, ahlak ve doğaya uyum konulrında seminer isteyebilirler.
Dağdaki çoban bu arkadaşlara çok yüksek bir tarife çıkarmaz sanırım.
Şu bakış açısı da enteresan olabilir: Keşke herkes dağdaki çoban olsaydı da profesörlerin bir değeri kalsaydı.
sunusy
....devamla
@
odun kömür konusu ise birçok insanı yanıltıyor ya da bu insanlar hazımsızlıklarına soda etkisi oluşturabilme gayreti içerisinde bu yola başvuruyorlar..
uyandıralım arkadaşları:
kimse odun kömüre oyunu satmaz..
CHP bana bir çuval altın da verse, o çuvalı neşeyle alır sandıkta yine bildiğim partiye mührümü basarım..
ama siz insanlarımıza aşağılık muamelesi yapmayı adet haline getirdiniz ya.. Türk'ü aşağılayayım da ne olursa olsun mantığıyla yazıyorsunuz işte..
size bunu siyasetçileriniz öğretiyor.. O ilkesizler oy hakedecek bir iş yapmadıklarından dolayı sandıkları boş kalınca millet bizi odun kömüre sattı diyor..
Doğru olsa bile, ulan, demek ki siz oduna satılacak adamlarsınız, kütük kadar kıymetiniz yok..
bunu hiç düşünmüyorlar..
milleti aşağılayacam derken aslında kendilerini layık oldukları bataklığa gömüveriyorlar..
ne de güzel ediyorlar, hiç değilse bizim elimiz pislenmiyor..
sunusy
http://www.bizkackisiyiz.net/kyazilari/231.html
(buraya yazmışım)
herkes profesör olsaydı akparti iktidarda olmazdı demiş yorumcu..
demek ki bütün profesörler başka partiden..
hangi profesörler peki: birbirlerini üniversitedeki makam odalarında kıyasıya dövenler mi, yoksa eşlerinin başlarından aşağı kavanoza koydukları dışkılarını dökenler mi?
yoksa tarihi eser kaçakçısı rektörler mi, ya da kendileri aday olamayınca karılarını aday gösterip seçmenleri tehdit eden, şantaj yapan profesörler mi?
ya da intihal yapan, bu yüzden yurtdışında cezalara çarptırılan ama bu ülkenin yandaş meslektaşları tarafından onore edilmeye devam eden profesörler mi?
dünyada yayınlanan ilk 500 makale içerisinde makalesi olmayan profesörlerimiz mi?
bu profesörlerin tek ortak yanı kemalist ve chpli olmaları, dine düşman olmaları, halktan kopuk olmaları ve de birçoğunun mason olmalarıdır..
tabii ki bu profesörler akpartiye oy vermezler?
ayrıca vermesinler lütfen.. onlar chpye vitrin olmaya devam etsinler..
öğrencisinin sınav kağıdını savcılığa gönderen profesör chpde kalsın.. hatta Allah'a inanmak bilimadamlığına ters düşer diyen, askerle telefonda konuşurken bile hazırola geçtiğini ifade eden Prof. Celal Şengör gibiler de yerlerinde kalsınlar lütfen.. biz onları "uzaktan" seviyoruz..
bu mesafe iyi
Ama isterlerse dağdaki çobanı çağırıp dürüstlük, onur, çalışma azmi, insan, hayvan ve doğa sevgisi, meslek aşkı, ahde vefa, sağlıklı yaşam, felsefe, ahlak ve doğaya uyum konulrında seminer isteyebilirler.
Dağdaki çoban bu arkadaşlara çok yüksek bir tarife çıkarmaz sanırım.
Şu bakış açısı da enteresan olabilir: Keşke herkes dağdaki çoban olsaydı da profesörlerin bir değeri kalsaydı.
sunusy
....devamla
@
odun kömür konusu ise birçok insanı yanıltıyor ya da bu insanlar hazımsızlıklarına soda etkisi oluşturabilme gayreti içerisinde bu yola başvuruyorlar..
uyandıralım arkadaşları:
kimse odun kömüre oyunu satmaz..
CHP bana bir çuval altın da verse, o çuvalı neşeyle alır sandıkta yine bildiğim partiye mührümü basarım..
ama siz insanlarımıza aşağılık muamelesi yapmayı adet haline getirdiniz ya.. Türk'ü aşağılayayım da ne olursa olsun mantığıyla yazıyorsunuz işte..
size bunu siyasetçileriniz öğretiyor.. O ilkesizler oy hakedecek bir iş yapmadıklarından dolayı sandıkları boş kalınca millet bizi odun kömüre sattı diyor..
Doğru olsa bile, ulan, demek ki siz oduna satılacak adamlarsınız, kütük kadar kıymetiniz yok..
bunu hiç düşünmüyorlar..
milleti aşağılayacam derken aslında kendilerini layık oldukları bataklığa gömüveriyorlar..
ne de güzel ediyorlar, hiç değilse bizim elimiz pislenmiyor..
sunusy
@
http://gaykedi.blogspot.com/2007/04/hz.html
(buraya yazmışım)
Merhaba,
Konuyu hafifletmişsiniz, tansiyonu yüksek bir tartışma konusu için pozitif olmuş diyebilirim.
Fikrimi belirtmeden gitmeyeyim.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar yüzünden din'de alimler çoğalmış. Başörtüsü Azhap ve Nur surelerinde emrediliyor. Bir müslüman için burada tartışma bitiyor. Müslümanlar Allah'ın ayetlerinden işlerine gelmeyeni reddetmezler.
Müslüman olmayanlar ise bu konuda fikir belirtmesinler. Zira bu toplumu değil vicdanları ilgilendiren bir konudur. Benim sizin isteğinize göre yaşam dinimi inkar anlamına gelir. Ben Allah'ın istediği şekilde yaşamaya gayret ediyorum. Siz bunun sınırlarını çizdiğinizde despot oluyorsunuz. dincilerle de aranızda bir fark kalmıyor, siz laikliğe tapıyorsunuz ve değişmez kurallarınız var onlar da Allah'a ve değişmez kuralları var.. işte temelde bir fark yok, işleyiş aynı.
Siz onları eleştirirsiniz onlar da sizi, bu böyle sürüp gider, ama asla birbirinize saygı duymazsınız.
Başörtüsüne karşı olup da müslüman olmak bir ironidir. Bu tıpkı sudan hoşlanmayan bir balık gibidir. Sadece din bilmemenin getirdiği bir cehalet ve İNAT.. ama inatlaştığınıza dikkat edin, emri uygulayana değil o emri koyanla inatlaşıyorsunuz yani Ahzap ve Nur surelerinin sahibi ile.. Derdinizi de ona anlatın, bu emre uyanlara değil.
Hem az kaldı, çok değil bir kaç sene sonra sizi yanına alacak, itiraz dilekçelerinizi orada verirsiniz :) Şimdi lütfen bizi rahatsız etmeyin de birkaç sene inandığımız gibi yaşayıp ölelim.
saygılar sevgiler
sunusy
@
...devamla
Sunusy dedi ki...
Yorumcu Bey'e katılıyorum.
Konu hakkında kaynak istenirken, mevzu bahis din ile alakası olmayan bir zaman dilindeki bir ritüeli ortaya atmak kaynak göstermek demek değildir.
Kaynak göster dediğimiz zaman memleketinizin şirin bir köyündeki bir su kuyusunu göstermeniz ne kadar enteresan bir espri anlayışı ise, muazzez ilmiye çığ'ı İslam dinine referans göstermek de bir o kadar ironiktir.
ana baba dini olarak islamı benimsememiş biri olarak bunu algılayabiliyorum. sizden de algılayabiliyor olmanızı beklemem yanlış olmamalıydı.
Beyler bayanlar, bir dinin 1400 ıldır uygulanan bir kaidesini tartışırken biraz daha ciddiyet lütfen. Yukarıdakilerden bir yorumcu "olmayan cennet" tabirini kullanmış. Şu halde biz bu konuyu müslüman olmayanlarla da tartışıyoruz gibime geliyor ki, herkes kendi dinini bilsin ve tartsın, bilmediği hakkında derin yorumlar yapmakla kırıcı olmaktan kaçınsın.
Etnosentrik olmazsanız beni nasıl anlayacaksınız?
Hem dinimi bilmiyorsunuz, hem de yargılıyorsunuz. Bu bir tezat değil mi? Tartıştığınız argümanı önce bilmeniz gerekmez mi?
Peki nerde kaldı bilmek istemediğiniz bir konuda edep edip susmak?
Sorular çoğaltılabilir.
sevgi ve saygılar
sunusy
2:00 PM
Sunusy dedi ki...
Sayın zihni Bey,
Arkadaşların kafasını bunlarla karıştırmanıza gerek yoktu, kısaca Tevbe suresini okuyun deseniz yeterdi, gerekli sertlik ve tehdit orada var!
Bu sure (Rahman ve Rahim adlarının oluşturacağı merhamet duygusunun bir sınırının olduğunu göstermek için) besmelesiz yazılır ve okunur. Bu surenin sahibi olan Allah'ın Muntakim diye bir ismi vardır (intikam alıcı). Bu da İslam'ın dünyaya şirinlik yaymaya gelmediğini, İslamın bir sevgi kelebeği olmadığını, realitenin bir gün bütün çıplaklığıyla karşımıza dikileceğini gösteriyor.
Allah cehennemin sahibidir. Allah lut kavmine, sodom'a, medyen halkına, ad kavmine bela gönderendir. üzgünüzdür belki ama bu böyledir.
(yahudilerle değil ama)Hıristiyanlarla aramızdaki fark onlara cihat ayetlerinin gelmemiş olması idi. İkinci önemli fark da (iseviliğin değiştirilmesi sonucu) budur: Allah yarattığı kullarını sonsuz ve elemli bir azapla tehdit ediyor.
Bunun için başvurmamız gereken insan hakları mahkemesi öte tarafta olur mu bilmem ama, çok birşey yapabilecekmişiz gibi görünmüyor.
Yani durum ümitsiz, üstad.
Biz Kur'an'ı kabul etsek de etmesek de bu mukaddes ve açık gerçek değişmeyecek.
Hani bir ayette özetle diyor ya: "Ey resulum deki sizin duanız ve ibadetleriniz olmasa rabbim size neden bir kıymet versin" diye, işte durum bu kadar basit aslında, ama biz nedense zorlaştırıyoruz, bu da insanoğlunun rakip tanımadan zafer kazanma hırsı ve inadından kaynaklanıyor herhalde, nefsimiz kendinden daha büyüğünü kabul edip teslim olmakta zorlanıyor; olabilir.. :)
Sevgi ve saygılar
sunusy
2:19 PM
http://gaykedi.blogspot.com/2007/04/hz.html
(buraya yazmışım)
Merhaba,
Konuyu hafifletmişsiniz, tansiyonu yüksek bir tartışma konusu için pozitif olmuş diyebilirim.
Fikrimi belirtmeden gitmeyeyim.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar yüzünden din'de alimler çoğalmış. Başörtüsü Azhap ve Nur surelerinde emrediliyor. Bir müslüman için burada tartışma bitiyor. Müslümanlar Allah'ın ayetlerinden işlerine gelmeyeni reddetmezler.
Müslüman olmayanlar ise bu konuda fikir belirtmesinler. Zira bu toplumu değil vicdanları ilgilendiren bir konudur. Benim sizin isteğinize göre yaşam dinimi inkar anlamına gelir. Ben Allah'ın istediği şekilde yaşamaya gayret ediyorum. Siz bunun sınırlarını çizdiğinizde despot oluyorsunuz. dincilerle de aranızda bir fark kalmıyor, siz laikliğe tapıyorsunuz ve değişmez kurallarınız var onlar da Allah'a ve değişmez kuralları var.. işte temelde bir fark yok, işleyiş aynı.
Siz onları eleştirirsiniz onlar da sizi, bu böyle sürüp gider, ama asla birbirinize saygı duymazsınız.
Başörtüsüne karşı olup da müslüman olmak bir ironidir. Bu tıpkı sudan hoşlanmayan bir balık gibidir. Sadece din bilmemenin getirdiği bir cehalet ve İNAT.. ama inatlaştığınıza dikkat edin, emri uygulayana değil o emri koyanla inatlaşıyorsunuz yani Ahzap ve Nur surelerinin sahibi ile.. Derdinizi de ona anlatın, bu emre uyanlara değil.
Hem az kaldı, çok değil bir kaç sene sonra sizi yanına alacak, itiraz dilekçelerinizi orada verirsiniz :) Şimdi lütfen bizi rahatsız etmeyin de birkaç sene inandığımız gibi yaşayıp ölelim.
saygılar sevgiler
sunusy
@
...devamla
Sunusy dedi ki...
Yorumcu Bey'e katılıyorum.
Konu hakkında kaynak istenirken, mevzu bahis din ile alakası olmayan bir zaman dilindeki bir ritüeli ortaya atmak kaynak göstermek demek değildir.
Kaynak göster dediğimiz zaman memleketinizin şirin bir köyündeki bir su kuyusunu göstermeniz ne kadar enteresan bir espri anlayışı ise, muazzez ilmiye çığ'ı İslam dinine referans göstermek de bir o kadar ironiktir.
ana baba dini olarak islamı benimsememiş biri olarak bunu algılayabiliyorum. sizden de algılayabiliyor olmanızı beklemem yanlış olmamalıydı.
Beyler bayanlar, bir dinin 1400 ıldır uygulanan bir kaidesini tartışırken biraz daha ciddiyet lütfen. Yukarıdakilerden bir yorumcu "olmayan cennet" tabirini kullanmış. Şu halde biz bu konuyu müslüman olmayanlarla da tartışıyoruz gibime geliyor ki, herkes kendi dinini bilsin ve tartsın, bilmediği hakkında derin yorumlar yapmakla kırıcı olmaktan kaçınsın.
Etnosentrik olmazsanız beni nasıl anlayacaksınız?
Hem dinimi bilmiyorsunuz, hem de yargılıyorsunuz. Bu bir tezat değil mi? Tartıştığınız argümanı önce bilmeniz gerekmez mi?
Peki nerde kaldı bilmek istemediğiniz bir konuda edep edip susmak?
Sorular çoğaltılabilir.
sevgi ve saygılar
sunusy
2:00 PM
Sunusy dedi ki...
Sayın zihni Bey,
Arkadaşların kafasını bunlarla karıştırmanıza gerek yoktu, kısaca Tevbe suresini okuyun deseniz yeterdi, gerekli sertlik ve tehdit orada var!
Bu sure (Rahman ve Rahim adlarının oluşturacağı merhamet duygusunun bir sınırının olduğunu göstermek için) besmelesiz yazılır ve okunur. Bu surenin sahibi olan Allah'ın Muntakim diye bir ismi vardır (intikam alıcı). Bu da İslam'ın dünyaya şirinlik yaymaya gelmediğini, İslamın bir sevgi kelebeği olmadığını, realitenin bir gün bütün çıplaklığıyla karşımıza dikileceğini gösteriyor.
Allah cehennemin sahibidir. Allah lut kavmine, sodom'a, medyen halkına, ad kavmine bela gönderendir. üzgünüzdür belki ama bu böyledir.
(yahudilerle değil ama)Hıristiyanlarla aramızdaki fark onlara cihat ayetlerinin gelmemiş olması idi. İkinci önemli fark da (iseviliğin değiştirilmesi sonucu) budur: Allah yarattığı kullarını sonsuz ve elemli bir azapla tehdit ediyor.
Bunun için başvurmamız gereken insan hakları mahkemesi öte tarafta olur mu bilmem ama, çok birşey yapabilecekmişiz gibi görünmüyor.
Yani durum ümitsiz, üstad.
Biz Kur'an'ı kabul etsek de etmesek de bu mukaddes ve açık gerçek değişmeyecek.
Hani bir ayette özetle diyor ya: "Ey resulum deki sizin duanız ve ibadetleriniz olmasa rabbim size neden bir kıymet versin" diye, işte durum bu kadar basit aslında, ama biz nedense zorlaştırıyoruz, bu da insanoğlunun rakip tanımadan zafer kazanma hırsı ve inadından kaynaklanıyor herhalde, nefsimiz kendinden daha büyüğünü kabul edip teslim olmakta zorlanıyor; olabilir.. :)
Sevgi ve saygılar
sunusy
2:19 PM
insan tanımaya dair
@
http://ihsaneliacik.org/kimdir
(buraya yazmışım)
Sevgili Okuyucu,
Ben de İhsan Bey’i TV’de tanıdım, ama sanki yukarıdakilerle aynı programı izlememişiz. İhsan Bey’in Erol Bey’e verdiği cevapları bazen çok güzel, bazen çok yetersiz, bazen de çok saçma buldum.. (kendisi de herhalde benimle aynı fikirdedir..)
İhsan Bey, var olması gereken bir kişi kanaatindeyim, zira bu bakış açısına da ihtiyacımız var. Ama benim gibi eğitimsiz bir adamı bile ikna edebilmekten uzak romantik bir insan olduğu gerçeğini de yadsımayalım. Yazdıklarının bir çoğunun bu romantizmle yazıldığını ve doğru olmadığını da biliyorum.
İhsan Bey’in tek kavgası var!
O da kafirle müşrikle değil, zengin müslümanla.. papağan gibi aynı şeyi anlamadan bilmeden tekrar eden bazı yorumcu kardeşlere söyliyeyim, bu ülkede müslümanlar para kazanmaya yeni başlamadılar, zengin ve cimri anadolu müslümanları ölünce yerlerine geçen oğulları para harcamaya başladılar hepsi bu.. yoksa Tüsiad ve Müsiad’ın listelerine baktığınızda hala aynı adamların zenginleştiklerini görebilirsiniz. ayrıca size ne, siz bu ümmetin muhasebecisi misiniz?
İhsan bey bu yolla zengin olur! ama yorumcular 5 kuruş alamazlar söyliyeyim..
Benim paramla uğraşmayı bıraksınlar bence.. ya adam gibi yollarla para kazanmaya çalışsınlar ya da sui zan ve gıybetten vaz geçip, doğru bildikleriyle vaktin namazını kılarak yaşasınlar. Zira müslüman öyle yapar.. Peygamber (a.s.) devrinde kızıl tüylü deveye binen müslüman bugün de jeepe biner, sence bu yanlışsa sen binme, binene de laf etme, değil mi? zira herkes yanlışında özgür ve Allah’a mes’ul.. sana bana değil..
sevgili okuyucu,
Ben bu kadar serveti diline dolamış insan görmedim. bu neyin hırsıdır, bende de yok ama ben bu kadar almadım dilime.. demek ki nefis terbiyem tutmuş, mutmain olmuşum.. Allah dileyene de nasip etsin.. hem boşuna kalp kırıyor hem de sahabeye dil uzatıyorlar. Bana ne.. layığını bulurlar, kimler bulmadı ki?
Cehaletin bu kadarı ancak eğitimle olur diye boşuna söylememişler..
Neyse ben safımı belli etme ihtiyacı hissettim, İhsan Bey’le olan kişisel meselem onun sahabelere ettiği laf kadardır, başka ne selamım vardır ne sabahım.. Ben bir Hz. Ali taraftarıyım, ama Hz. Osman’a laf edenle aramda sevgiden müteşekkil bir rabıta bulunamaz, bulunmamalı.. Ben birbiriyle savaşan iki sahabeye de yıldız muamelesi yapıyorsam bu sadece haddimi bilmekten ve tarihçilerin yalancı ve politik oluşlarını unutmamamdan kaynaklanıyor..
Nasıl El muhtare varsa(!) belki aşık olduğum, sevilmesi emredilen dördün biri, Eba Zerr de yoktur değil mi? Tarihçilerin uydurmasıdır belki ama onda var olan peygamber hatırası titretir beni, olmuşla olmamışın bir önemi yoktur artık..
Meleklerin hayası da inandırıcı değildir artık ona.. Osman’ı gözüne kestirmişsin bir kere, zaten yılan yavrusu demek adı, vardır bunda bir keramet.. Adam artık başkalarının hatıralarına da bakmaz o başkaları Resulullah da olsa. Onun için ölçü yoktur, bedir, uhud gaziliği, peygamber dostluğu falan filan..
Yalnız sana şunu söyliyeyim, bugün dostum olan kişi yarın yanlışlık yapsa sen de o yanlışlıktan dolayı ona edepsizlik yapsan elimde gücüm olsa ödetirdim sana edepsizliğin bedelini, dostum ne yanlış yaparsa yapsın hala dostumsa, ben bilirim insanların hata yapabilen yaratıklar olduğunu.. dostumu affederken, senin insan olduğunu unutur ve affetmem “bu edepsizliği yapmayacaktın” derim, ödetirken.. Al mesajı sevgili okuyucu. Var böyle bir ihtimal diyorum ben..
Kendilerini büyük zanneden insanlar, aşağılarındaki insancıklarına büyüklüklerini cüretleri ile ispatlarlar. Sen sahabeye dil uzatırsın biz senin cüretine hayran olup müridin oluruz.. Sonra bu da kesmez seni peygambere akıl vermeye kalkarsın biz de sana tapmaya başlarız aşkımızdan, yok aşkımızdan değil, senin cüretinden..
Neyse sevgili okuyucu anladın sen beni.
sevgi ve saygılarımla
http://ihsaneliacik.org/kimdir
(buraya yazmışım)
Sevgili Okuyucu,
Ben de İhsan Bey’i TV’de tanıdım, ama sanki yukarıdakilerle aynı programı izlememişiz. İhsan Bey’in Erol Bey’e verdiği cevapları bazen çok güzel, bazen çok yetersiz, bazen de çok saçma buldum.. (kendisi de herhalde benimle aynı fikirdedir..)
İhsan Bey, var olması gereken bir kişi kanaatindeyim, zira bu bakış açısına da ihtiyacımız var. Ama benim gibi eğitimsiz bir adamı bile ikna edebilmekten uzak romantik bir insan olduğu gerçeğini de yadsımayalım. Yazdıklarının bir çoğunun bu romantizmle yazıldığını ve doğru olmadığını da biliyorum.
İhsan Bey’in tek kavgası var!
O da kafirle müşrikle değil, zengin müslümanla.. papağan gibi aynı şeyi anlamadan bilmeden tekrar eden bazı yorumcu kardeşlere söyliyeyim, bu ülkede müslümanlar para kazanmaya yeni başlamadılar, zengin ve cimri anadolu müslümanları ölünce yerlerine geçen oğulları para harcamaya başladılar hepsi bu.. yoksa Tüsiad ve Müsiad’ın listelerine baktığınızda hala aynı adamların zenginleştiklerini görebilirsiniz. ayrıca size ne, siz bu ümmetin muhasebecisi misiniz?
İhsan bey bu yolla zengin olur! ama yorumcular 5 kuruş alamazlar söyliyeyim..
Benim paramla uğraşmayı bıraksınlar bence.. ya adam gibi yollarla para kazanmaya çalışsınlar ya da sui zan ve gıybetten vaz geçip, doğru bildikleriyle vaktin namazını kılarak yaşasınlar. Zira müslüman öyle yapar.. Peygamber (a.s.) devrinde kızıl tüylü deveye binen müslüman bugün de jeepe biner, sence bu yanlışsa sen binme, binene de laf etme, değil mi? zira herkes yanlışında özgür ve Allah’a mes’ul.. sana bana değil..
sevgili okuyucu,
Ben bu kadar serveti diline dolamış insan görmedim. bu neyin hırsıdır, bende de yok ama ben bu kadar almadım dilime.. demek ki nefis terbiyem tutmuş, mutmain olmuşum.. Allah dileyene de nasip etsin.. hem boşuna kalp kırıyor hem de sahabeye dil uzatıyorlar. Bana ne.. layığını bulurlar, kimler bulmadı ki?
Cehaletin bu kadarı ancak eğitimle olur diye boşuna söylememişler..
Neyse ben safımı belli etme ihtiyacı hissettim, İhsan Bey’le olan kişisel meselem onun sahabelere ettiği laf kadardır, başka ne selamım vardır ne sabahım.. Ben bir Hz. Ali taraftarıyım, ama Hz. Osman’a laf edenle aramda sevgiden müteşekkil bir rabıta bulunamaz, bulunmamalı.. Ben birbiriyle savaşan iki sahabeye de yıldız muamelesi yapıyorsam bu sadece haddimi bilmekten ve tarihçilerin yalancı ve politik oluşlarını unutmamamdan kaynaklanıyor..
Nasıl El muhtare varsa(!) belki aşık olduğum, sevilmesi emredilen dördün biri, Eba Zerr de yoktur değil mi? Tarihçilerin uydurmasıdır belki ama onda var olan peygamber hatırası titretir beni, olmuşla olmamışın bir önemi yoktur artık..
Meleklerin hayası da inandırıcı değildir artık ona.. Osman’ı gözüne kestirmişsin bir kere, zaten yılan yavrusu demek adı, vardır bunda bir keramet.. Adam artık başkalarının hatıralarına da bakmaz o başkaları Resulullah da olsa. Onun için ölçü yoktur, bedir, uhud gaziliği, peygamber dostluğu falan filan..
Yalnız sana şunu söyliyeyim, bugün dostum olan kişi yarın yanlışlık yapsa sen de o yanlışlıktan dolayı ona edepsizlik yapsan elimde gücüm olsa ödetirdim sana edepsizliğin bedelini, dostum ne yanlış yaparsa yapsın hala dostumsa, ben bilirim insanların hata yapabilen yaratıklar olduğunu.. dostumu affederken, senin insan olduğunu unutur ve affetmem “bu edepsizliği yapmayacaktın” derim, ödetirken.. Al mesajı sevgili okuyucu. Var böyle bir ihtimal diyorum ben..
Kendilerini büyük zanneden insanlar, aşağılarındaki insancıklarına büyüklüklerini cüretleri ile ispatlarlar. Sen sahabeye dil uzatırsın biz senin cüretine hayran olup müridin oluruz.. Sonra bu da kesmez seni peygambere akıl vermeye kalkarsın biz de sana tapmaya başlarız aşkımızdan, yok aşkımızdan değil, senin cüretinden..
Neyse sevgili okuyucu anladın sen beni.
sevgi ve saygılarımla
"sosyalizm ve islam" zorlaması
@http://ihsaneliacik.org/makaleler/islamin-kayip-sehri-el-muhtare.html
Son zamanlarda artan “sosyalist İslam” sempatisine karşı, aşağıdaki bir yorumcuya hitaben, acizane yazıyorum;
“İslam’dan kapitalizm çıkmaz, çıksa çıksa sosyalizm çıkar” sözüne katılmıyorum. Yazar burada “illa birşey çıkarmaya meraklıysanız!..” demek istemiş de olabilir. İslam sosyal, siyasal ve ekonomik alanda ayrı bir etikete ihtiyaç duymaz. İslam her alanda yalnız kendisi ile vardır. İslam’dan sosyalizmi çıkarabildiğiniz kadar kapitalizmi de çıkarırsınız hatta emperyalizmi de, ne az ne eksik.. sadece özelleştirmeler konusunda bile sosyalizmle aramızda dağlar kadar fark var, mesela KİT’lerin vakıf olduklarını hayal etseniz bile aslında değildirler, devlet tasarrufu altındadırlar..
Ekonomide ki İslam prensiplerine de “İslam” denir, “İslam modeli” tabiri bu yüzden vardır, bir şeyin başka bir şeye benzemesi onu o şey yapmaz, “yakın” dahi yapmaz.. şarap da sıvıdır tatlıdır, mayhoştur ama şıra değildir.
İnsan insana nasıl benzerse ideoloji de ideolojiye o kadar benzer, dinler de bunun gibidir. İnsanın refahını ön plana alan her ideolojinin ve ekonomik sistemin birbirine benzemesi kadar doğal bir şey yoktur. Lakin sosyalizm hatta sosyal demokrasi ile İslam’ın benzerliğine nispetle var olan farklılıkları bu ideolojileri İslam’ın zıttı yapar. Halbuki laiklik de birçok açıdan İslam’a benzer!..
Kavram kargaşasına düşmek istemiyorsak bu kavramları birbirlerine benzetmeye çalışmamalıyız. Zira biri öteki değil, benzemesinin de faydası yok..
Derin saygılarımla
sunusy
Son zamanlarda artan “sosyalist İslam” sempatisine karşı, aşağıdaki bir yorumcuya hitaben, acizane yazıyorum;
“İslam’dan kapitalizm çıkmaz, çıksa çıksa sosyalizm çıkar” sözüne katılmıyorum. Yazar burada “illa birşey çıkarmaya meraklıysanız!..” demek istemiş de olabilir. İslam sosyal, siyasal ve ekonomik alanda ayrı bir etikete ihtiyaç duymaz. İslam her alanda yalnız kendisi ile vardır. İslam’dan sosyalizmi çıkarabildiğiniz kadar kapitalizmi de çıkarırsınız hatta emperyalizmi de, ne az ne eksik.. sadece özelleştirmeler konusunda bile sosyalizmle aramızda dağlar kadar fark var, mesela KİT’lerin vakıf olduklarını hayal etseniz bile aslında değildirler, devlet tasarrufu altındadırlar..
Ekonomide ki İslam prensiplerine de “İslam” denir, “İslam modeli” tabiri bu yüzden vardır, bir şeyin başka bir şeye benzemesi onu o şey yapmaz, “yakın” dahi yapmaz.. şarap da sıvıdır tatlıdır, mayhoştur ama şıra değildir.
İnsan insana nasıl benzerse ideoloji de ideolojiye o kadar benzer, dinler de bunun gibidir. İnsanın refahını ön plana alan her ideolojinin ve ekonomik sistemin birbirine benzemesi kadar doğal bir şey yoktur. Lakin sosyalizm hatta sosyal demokrasi ile İslam’ın benzerliğine nispetle var olan farklılıkları bu ideolojileri İslam’ın zıttı yapar. Halbuki laiklik de birçok açıdan İslam’a benzer!..
Kavram kargaşasına düşmek istemiyorsak bu kavramları birbirlerine benzetmeye çalışmamalıyız. Zira biri öteki değil, benzemesinin de faydası yok..
Derin saygılarımla
sunusy
10.11.10
Hurma Ağacı
Hurma Ağacı
Ariflerdendir.
İrfan sahibi olmak ile ilim sahibi olmak arasındaki farkın ispatıdır.
Bu bahsettiğimiz özel ağaç 1400 küsür yıl önce yaşamış ve ölmüştür. Mezarının nerede olduğu gayet bellidir, fakat başında ağlayanı yoktur. Önemseyeni ise çoktur, hakkında kitaplar, makaleler ve şiirler yazılmış dünyadaki tek ağaçtır.
Hurma ağacı biyolojik açıdan insana benzer. Bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık dönemleri vardır. Bu dönemlerde kendini ifade ediş tarzı farklıdır. Sinir, stres ve hatta neşe sahibi olabilen bir ağaç türüdür. Moralinin bozuk olup olmadığını belli eder. Kafası vardır, eğer kesilirse ve hatta şiddetli bir darbe alırsa kök ve gövde sağlam olsa bile ölür.
Farklı huyları da vardır. Bir hurma ağacı diğer bir hurma ağacına benzemez.
Bahsettiğimiz hurma ağacı ise ömrünü tamamladıktan sonra kütük olarak diriltilmiş bir ağaçtır.
Peygamberliğini ilan etmiş bir Kimse’nin yeni yurdunda topluluklara hitap ederken dayandığı bir kütüktür artık. İddia sahibi o Kimse’nin hitap ettiği topluluk o kadar genişler ki, artık insanlar O’nu görmekte zorlanır olurlar ve bir kürsü inşa etmeye kalkarlar. Kainatın yaratıcısının sevgilisi olduğu iddia edilen Kimse o kütükten ayrılıp kürsüden seslenmeye başladığında ise dayanılmaz, iç burkan bir feryad ile kütük ağlamaya başlar. Telaşlanan insanlar başına bir felaket gelmiş çocuk araşırlar, çünkü o zamanlarda da kütüklerin ağlaması alışıldık bir hadise değildir!..
Neden sonra, ağlamanın kütükten geldiğini keşfedince, Peygamber olduğunu iddia ettiği için bir şehirde taşlanan, buna rağmen şehre azap getiren melekleri “ileri de belki çocukları hidayete erer” diyerek geri çeviren Kimse kürsüden iner ve eliyle kütüğü sıvazlayarak sakinleştirir. Ağlaması dinen kütüğe etrafındaki insanların şaşkın ve korkulu bakışları arasında sorar: “Sana ne oldu?”
Bu basit sorunun cevabı da oldukça basittir. “ben terk edildim”
Kütüğün önce duygu ardından ses ve ifade yeteneği sahibi olması etraftaki insanları hayrete düşürse de merak hayrete galip olmuş ve insanlar kulak kesilip 1400 yıl sonra bize ulaşan bu muhabbeti dinlemeye başlamışlardır:
- seni kim terk etti
- sen, hergün bana yaslanıp insanlarla konuşurdun, artık bir kürsün var ve beni terk ettin.
Sevenler bilirler, ayrılık her ne kadar zor olsa da hasret olunan şeyin yanıbaşında olması ve kokusunun gelmesi çok daha zordur. Ve demek ki eşyayı dile getirecek kadar da zormuş..
Peygamber olduğunu söylediği için evinden yurdundan kovulan, tüm sevdikleri ile beraber ambargolara tutulan ve eşini bu yüzden kaybeden, açlıktan karnına iki taş bağlayan, ümmeti cennete girmedikçe kendisinin de girmeyeceğini ilan eden bu Kimse, kendisine aşık olmuş olan bu kütüğe iki teklif sunar: “ister misin Rabbime yalvarayım da seni sağlam bir ağaç olarak yeniden diriltsin ve hep yanımızda ol; ya da ister misin Rabbime yalvarayım da seni cennette yeşertsin?”
İşte irfan sahibi bir arif olduğunu şu verdiği cevapla deklare eder hurma ağacı kütüğü. Kolaydır orada arif olmak. Bir peygamberin yaslandığı kütük bile edep irfan sahibi olur tabii ki. Kütük kadar olamayan ilim sahibi alimler çoğunluktadır muhtemelen. Cennetle müjdelenmiş bir köpek olan Kıtmir kadar şanslı olabilmek fırsatı vardır bu kütüğün önünde. Ve o kütük bu iki teklifi de umarsızca reddeder…
“Beni göm ey en Sevgili.. beni bitir.. ben daha iflah olmam.. beni göm ki ben çürüyeyim, toz olayım toprak olayım..
Ben bugün senin nurunun lezzetini tatmışım, dünyada bir fani olmak istemem. Ben seni cennette beklerken mekanım cehennem olur, sonundaki ödül de acımı hafifletmez, ben yanmışım bir kere gittiğim yere de ancak alevimi götürürüm..”
Peygamber olduğundan zerre şüphe edilmeyen, dünyada her saniyesi ve anı yazılı olan tek şahıs olan, doğumundan ölümüne kadar gölgede kalmış, bilinmeyen, ilan edilmemiş tek bir salisesi bile olmayan bu Kimse, gözyaşları içinde kütüğü adeta defneder. Hemen yanıbaşına, vaaz verdiği yere.. Defneder ki din günü, yani öc günü, yani kıyamet günü geldiğinde bir zamanlar ruh taşımış ve şimdi toz toprak olmuş her insan bedeni parmak uçlarındaki izlere varıncaya kadar yeniden inşa edildiğinde o kütük de bedenlensin..
Bedenlensin..! tefekkür edelim bu kelimeyi..
O ALLAH Kİ DÜŞÜNÜP TUTASINIZ DİYE SİZE ÖĞÜT VERİR “nahl-90”
Rab, insana öğüt verirken bile düşüncesizce itaat istemiyor. Elbette düşünen (düşünmeyi becerebilen) insanlar o öğütleri tutarlar diye de ifade ediyor, demek ki tefekkür itaatten önce geliyor fakat itaatsiz bir tefekkür ancak hedeften saptırıyor. Zira bu öğütler ancak tutulsun diye veriliyor. Bu yaratılmış insana yaratıcısının duyduğu saygıdır. Öyle bir yaratıcı ki kendisini inkar edeni de saygıyla rızıklandırır, din gününe kadar.
Ve o din günü bedenlenmeyi uman, çünkü bu vaadle müjdelenen bir kütük yatıyor Medine’de. Mescid-i Nebevi’de..
Sunusi Fazıl ONAY
10.11.10
Ariflerdendir.
İrfan sahibi olmak ile ilim sahibi olmak arasındaki farkın ispatıdır.
Bu bahsettiğimiz özel ağaç 1400 küsür yıl önce yaşamış ve ölmüştür. Mezarının nerede olduğu gayet bellidir, fakat başında ağlayanı yoktur. Önemseyeni ise çoktur, hakkında kitaplar, makaleler ve şiirler yazılmış dünyadaki tek ağaçtır.
Hurma ağacı biyolojik açıdan insana benzer. Bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık dönemleri vardır. Bu dönemlerde kendini ifade ediş tarzı farklıdır. Sinir, stres ve hatta neşe sahibi olabilen bir ağaç türüdür. Moralinin bozuk olup olmadığını belli eder. Kafası vardır, eğer kesilirse ve hatta şiddetli bir darbe alırsa kök ve gövde sağlam olsa bile ölür.
Farklı huyları da vardır. Bir hurma ağacı diğer bir hurma ağacına benzemez.
Bahsettiğimiz hurma ağacı ise ömrünü tamamladıktan sonra kütük olarak diriltilmiş bir ağaçtır.
Peygamberliğini ilan etmiş bir Kimse’nin yeni yurdunda topluluklara hitap ederken dayandığı bir kütüktür artık. İddia sahibi o Kimse’nin hitap ettiği topluluk o kadar genişler ki, artık insanlar O’nu görmekte zorlanır olurlar ve bir kürsü inşa etmeye kalkarlar. Kainatın yaratıcısının sevgilisi olduğu iddia edilen Kimse o kütükten ayrılıp kürsüden seslenmeye başladığında ise dayanılmaz, iç burkan bir feryad ile kütük ağlamaya başlar. Telaşlanan insanlar başına bir felaket gelmiş çocuk araşırlar, çünkü o zamanlarda da kütüklerin ağlaması alışıldık bir hadise değildir!..
Neden sonra, ağlamanın kütükten geldiğini keşfedince, Peygamber olduğunu iddia ettiği için bir şehirde taşlanan, buna rağmen şehre azap getiren melekleri “ileri de belki çocukları hidayete erer” diyerek geri çeviren Kimse kürsüden iner ve eliyle kütüğü sıvazlayarak sakinleştirir. Ağlaması dinen kütüğe etrafındaki insanların şaşkın ve korkulu bakışları arasında sorar: “Sana ne oldu?”
Bu basit sorunun cevabı da oldukça basittir. “ben terk edildim”
Kütüğün önce duygu ardından ses ve ifade yeteneği sahibi olması etraftaki insanları hayrete düşürse de merak hayrete galip olmuş ve insanlar kulak kesilip 1400 yıl sonra bize ulaşan bu muhabbeti dinlemeye başlamışlardır:
- seni kim terk etti
- sen, hergün bana yaslanıp insanlarla konuşurdun, artık bir kürsün var ve beni terk ettin.
Sevenler bilirler, ayrılık her ne kadar zor olsa da hasret olunan şeyin yanıbaşında olması ve kokusunun gelmesi çok daha zordur. Ve demek ki eşyayı dile getirecek kadar da zormuş..
Peygamber olduğunu söylediği için evinden yurdundan kovulan, tüm sevdikleri ile beraber ambargolara tutulan ve eşini bu yüzden kaybeden, açlıktan karnına iki taş bağlayan, ümmeti cennete girmedikçe kendisinin de girmeyeceğini ilan eden bu Kimse, kendisine aşık olmuş olan bu kütüğe iki teklif sunar: “ister misin Rabbime yalvarayım da seni sağlam bir ağaç olarak yeniden diriltsin ve hep yanımızda ol; ya da ister misin Rabbime yalvarayım da seni cennette yeşertsin?”
İşte irfan sahibi bir arif olduğunu şu verdiği cevapla deklare eder hurma ağacı kütüğü. Kolaydır orada arif olmak. Bir peygamberin yaslandığı kütük bile edep irfan sahibi olur tabii ki. Kütük kadar olamayan ilim sahibi alimler çoğunluktadır muhtemelen. Cennetle müjdelenmiş bir köpek olan Kıtmir kadar şanslı olabilmek fırsatı vardır bu kütüğün önünde. Ve o kütük bu iki teklifi de umarsızca reddeder…
“Beni göm ey en Sevgili.. beni bitir.. ben daha iflah olmam.. beni göm ki ben çürüyeyim, toz olayım toprak olayım..
Ben bugün senin nurunun lezzetini tatmışım, dünyada bir fani olmak istemem. Ben seni cennette beklerken mekanım cehennem olur, sonundaki ödül de acımı hafifletmez, ben yanmışım bir kere gittiğim yere de ancak alevimi götürürüm..”
Peygamber olduğundan zerre şüphe edilmeyen, dünyada her saniyesi ve anı yazılı olan tek şahıs olan, doğumundan ölümüne kadar gölgede kalmış, bilinmeyen, ilan edilmemiş tek bir salisesi bile olmayan bu Kimse, gözyaşları içinde kütüğü adeta defneder. Hemen yanıbaşına, vaaz verdiği yere.. Defneder ki din günü, yani öc günü, yani kıyamet günü geldiğinde bir zamanlar ruh taşımış ve şimdi toz toprak olmuş her insan bedeni parmak uçlarındaki izlere varıncaya kadar yeniden inşa edildiğinde o kütük de bedenlensin..
Bedenlensin..! tefekkür edelim bu kelimeyi..
O ALLAH Kİ DÜŞÜNÜP TUTASINIZ DİYE SİZE ÖĞÜT VERİR “nahl-90”
Rab, insana öğüt verirken bile düşüncesizce itaat istemiyor. Elbette düşünen (düşünmeyi becerebilen) insanlar o öğütleri tutarlar diye de ifade ediyor, demek ki tefekkür itaatten önce geliyor fakat itaatsiz bir tefekkür ancak hedeften saptırıyor. Zira bu öğütler ancak tutulsun diye veriliyor. Bu yaratılmış insana yaratıcısının duyduğu saygıdır. Öyle bir yaratıcı ki kendisini inkar edeni de saygıyla rızıklandırır, din gününe kadar.
Ve o din günü bedenlenmeyi uman, çünkü bu vaadle müjdelenen bir kütük yatıyor Medine’de. Mescid-i Nebevi’de..
Sunusi Fazıl ONAY
10.11.10
8.10.09
Bu ne bereket?
Düşünüyordum,
Ne kadar zengin olduğumu farkedince, korktum..
Ertesi günün azığına bile sahip olamayan bir Nebi'nin "akşama yiyeceği olan sadaka istemesin" nidasını kendisinden işitmişcesine utandım.
Eğer evimin kapılarını açmayacaksam bir daha, o evde 1 ay açlıktan ölmem diyordum, Hatta mutfak tezgahımın üzerindeki hurma kavanozu bile 1 ay yeterdi o seriyyeye çıkan sahabelere..
Amcası vesilesi olduğu her malı alırken müslüman olan yetim yeğeninin üzerinden, annesinin hediye ettiği iki parça bir kilime sarılarak Mescidi Nebevide çırılçıplak uyuyan Zülbicadeyn geldi gözümün önüne.. Günümüzde çıplak insan yok.. Halbuki daha 50 sene öncesinde Anadolunun köylerinde kızlar ilk ayakkabılarını evlenirken giyebiliyorlardı.
Açlıktan ölen yok buralarda, bu neyin bereketidir?
Halısız hatta televizyonsuz ev düşünülemiyor ne elbisesi..
Çıplak gezen yok, aç dolaşan var da karnını bir şekilde doyurmayan yok..
Koca peygamber, haşa yüzünü kızartıp kızının evine gidiyor yiyecek istemeye "3 gündür açım, bugün de yiyemezsem namaz kılamamaktan korkuyorum" derken, kızı ağlıyor da "şu iki bebenin bulamacından başka bir şeyimiz yok bizim de" diyerek geri çeviriyor yüreği parçalanarak..
Peki bu neyin bereketi Allah'ım?
Yiyemeden döktüklerimizle bir kavimi doyururuz.. Eskittiğimiz giysilerimizle başka bir kavimi giydiririz.. Terkettiğimiz lüksümüz bile 10 kavime ilaç olur..
Ve utanıp sıkılmadan diyebiliyorsak "ekonomik kriz var" diye.. Daha şirk koşan başka millet aramayalım.. Rızkından şüphe eden, imanından şüphe etsin diyorsa Kur'an.. az konuşup çok düşünmemiz gerekiyor anlaşılan..
Bu neyin bereketi Allah'ım,
Yoksa bize kızdın da kendini mi unutturmaya çalışıyorsun?
Ne kadar zengin olduğumu farkedince, korktum..
Ertesi günün azığına bile sahip olamayan bir Nebi'nin "akşama yiyeceği olan sadaka istemesin" nidasını kendisinden işitmişcesine utandım.
Eğer evimin kapılarını açmayacaksam bir daha, o evde 1 ay açlıktan ölmem diyordum, Hatta mutfak tezgahımın üzerindeki hurma kavanozu bile 1 ay yeterdi o seriyyeye çıkan sahabelere..
Amcası vesilesi olduğu her malı alırken müslüman olan yetim yeğeninin üzerinden, annesinin hediye ettiği iki parça bir kilime sarılarak Mescidi Nebevide çırılçıplak uyuyan Zülbicadeyn geldi gözümün önüne.. Günümüzde çıplak insan yok.. Halbuki daha 50 sene öncesinde Anadolunun köylerinde kızlar ilk ayakkabılarını evlenirken giyebiliyorlardı.
Açlıktan ölen yok buralarda, bu neyin bereketidir?
Halısız hatta televizyonsuz ev düşünülemiyor ne elbisesi..
Çıplak gezen yok, aç dolaşan var da karnını bir şekilde doyurmayan yok..
Koca peygamber, haşa yüzünü kızartıp kızının evine gidiyor yiyecek istemeye "3 gündür açım, bugün de yiyemezsem namaz kılamamaktan korkuyorum" derken, kızı ağlıyor da "şu iki bebenin bulamacından başka bir şeyimiz yok bizim de" diyerek geri çeviriyor yüreği parçalanarak..
Peki bu neyin bereketi Allah'ım?
Yiyemeden döktüklerimizle bir kavimi doyururuz.. Eskittiğimiz giysilerimizle başka bir kavimi giydiririz.. Terkettiğimiz lüksümüz bile 10 kavime ilaç olur..
Ve utanıp sıkılmadan diyebiliyorsak "ekonomik kriz var" diye.. Daha şirk koşan başka millet aramayalım.. Rızkından şüphe eden, imanından şüphe etsin diyorsa Kur'an.. az konuşup çok düşünmemiz gerekiyor anlaşılan..
Bu neyin bereketi Allah'ım,
Yoksa bize kızdın da kendini mi unutturmaya çalışıyorsun?
Ey Maşuk
Kişi sevdiğini kıskanırmış
Seni kıskanmak ne kelime..
En az benim sevdiğim kadar sevil.
Sana duyulan aşkların en küçüğü olsun benimki,
Ağızlar senin için açılsın,
senin hakkında konuşulsun her yerde..
Yaratılmış güzelliğin yarısı Yusuftaymış..
Aşkın yarısı da senin olsun.
Vadedilmiş makamların sahibi ol..
Tek revac maşuk ol..
Sen ki tercih edilen değil, muhtaç olunansın..
Sensiz kalp harap ola yazsın..
Başka bir mahluk maşuğa ortak olamazsın..
Seni görmemiş göz kördür,
Eksiktir sensiz gönül.
Seni bilmeyen nasipsiz,
Mümkünken ulaşamayan talihsiz..
Bakışlarına değen nurlanır,
Kıymet kazanır.
Sesini duyan irkilir.
Senin gölgenin değdiği,
nesnelerin en talihlisi..
Seni anlatsın mükevvenat
Senden bahsetsin mahluk
Senin adını duyayım, konuşulan her yerde..
Konuşulmaya değer
İşitilmeye değer
Temaşa edilen manzaranın içinde sen yoksan eğer
Varsın aksın gözler..
Seni özlemek bile makam
Seni anmak bile makam
Seni sevmek hakkıyla,
Seni sevebilmek makam
Makamdır,
Dudaklarında ismini duyana,
Görmek tenini, hayalini hatta,
Seni işitmek makam
Sana değmek makam
Seni hissetmek şeksiz
şüphesiz sevene makam
Makamdır,
Senden ötürü çağrılmak,
Senin için kınanmak, cefaya düşmek..
seni seveni ve sevdiğini sevmek
imtina etmem paylaşmaktan..
Ey Maşukum, aşkım
Seni sevene de kurban olayım..
sunusy
Seni kıskanmak ne kelime..
En az benim sevdiğim kadar sevil.
Sana duyulan aşkların en küçüğü olsun benimki,
Ağızlar senin için açılsın,
senin hakkında konuşulsun her yerde..
Yaratılmış güzelliğin yarısı Yusuftaymış..
Aşkın yarısı da senin olsun.
Vadedilmiş makamların sahibi ol..
Tek revac maşuk ol..
Sen ki tercih edilen değil, muhtaç olunansın..
Sensiz kalp harap ola yazsın..
Başka bir mahluk maşuğa ortak olamazsın..
Seni görmemiş göz kördür,
Eksiktir sensiz gönül.
Seni bilmeyen nasipsiz,
Mümkünken ulaşamayan talihsiz..
Bakışlarına değen nurlanır,
Kıymet kazanır.
Sesini duyan irkilir.
Senin gölgenin değdiği,
nesnelerin en talihlisi..
Seni anlatsın mükevvenat
Senden bahsetsin mahluk
Senin adını duyayım, konuşulan her yerde..
Konuşulmaya değer
İşitilmeye değer
Temaşa edilen manzaranın içinde sen yoksan eğer
Varsın aksın gözler..
Seni özlemek bile makam
Seni anmak bile makam
Seni sevmek hakkıyla,
Seni sevebilmek makam
Makamdır,
Dudaklarında ismini duyana,
Görmek tenini, hayalini hatta,
Seni işitmek makam
Sana değmek makam
Seni hissetmek şeksiz
şüphesiz sevene makam
Makamdır,
Senden ötürü çağrılmak,
Senin için kınanmak, cefaya düşmek..
seni seveni ve sevdiğini sevmek
imtina etmem paylaşmaktan..
Ey Maşukum, aşkım
Seni sevene de kurban olayım..
sunusy
9.7.09
Beyin mümin, beyindeki fasık!
Alem demişiz Rabbin varlığına delalet eden her zerreye.
Kainat, galaksiler, yıldızlar, gezegenler, organizmalar, hücreler, aminoasitler, atomlar, atomaltı parçacıklar, kuarklar.. hepsi aynı boyda, aynı mekanda, aynı zamanda, farklı alemler..
Kuarkda bir tesbihat var
Her elementde, atomda semah
Hücrede zikir..
Aminoasitler mümin, organlar da
Beyin mümin ama
Düşünce fesat
Demek ki böyle oluyor bu iş:
Ruh mümin ama nefis fasık ya da Müslüman..
Nasıl oluyor, her zerren müminken sen müşrik olmayı başarmışsın???
Külli irade iman yağdırırken cüzi irade şemsiye açabiliyor.
Kullar kafir değil aslında, fikirler kafir..
Düşünüyorum o halde varım diyen.. ne doğru bir söz. Bu iddialı varlığın götürecek seni menzile..
Düşünüyorum o halde kulum!
Hayır, aynı tadı vermiyor.. düşünme yeteneği olmayan kullar var mıydı?
Var olmak için değil,
Düşünüyorum akibetimi..
Kainat, galaksiler, yıldızlar, gezegenler, organizmalar, hücreler, aminoasitler, atomlar, atomaltı parçacıklar, kuarklar.. hepsi aynı boyda, aynı mekanda, aynı zamanda, farklı alemler..
Kuarkda bir tesbihat var
Her elementde, atomda semah
Hücrede zikir..
Aminoasitler mümin, organlar da
Beyin mümin ama
Düşünce fesat
Demek ki böyle oluyor bu iş:
Ruh mümin ama nefis fasık ya da Müslüman..
Nasıl oluyor, her zerren müminken sen müşrik olmayı başarmışsın???
Külli irade iman yağdırırken cüzi irade şemsiye açabiliyor.
Kullar kafir değil aslında, fikirler kafir..
Düşünüyorum o halde varım diyen.. ne doğru bir söz. Bu iddialı varlığın götürecek seni menzile..
Düşünüyorum o halde kulum!
Hayır, aynı tadı vermiyor.. düşünme yeteneği olmayan kullar var mıydı?
Var olmak için değil,
Düşünüyorum akibetimi..
20.5.09
Kızım Geldi
Kızım Geldi
17 Mart 2009 saat 02:00 doğumhanenin kapısındaydım, ötesinde kalmam gereken kalın kırmızı çizginin tam üzerinde, Bütün duyu organlarım kulak olmuş, her azamla işitmeye çalışıyorum kapının arkasını..
Ve kızımın kendi lisanı ile selam verişini duyuyorum dünyaya..
O sesi işittikten sonra ne kulaklarım eski kulaklarım ne de ben eski benim..
Bir elektrik geçiyor üzerimden, iliklerime kadar titriyorum, baba olmuşum..
Annesinin karnındayken her gece elimi koyarak uyurdum arayarak bulduğum şişkinliğe..
Bu ayinin bitmiş olması ürkütüyor beni tatlı tatlı.. artık kızım elimin altında değil, üzerinde..
16 Mart'ta gülerek gittik hastaneye, kontrole.. Doktor şaşırdı ve “yatırıyoruz, doğumhaneyi hazırlayın” dedi. Odamıza çıktık eşimdeki gerilim ve heyecanı hissettiğimden onu sakinleştirmek adına “Dünyada her canlı her saniye doğum yapıyor, kedilerin parası olsa onlar da hastaneye gelirlerdi.. gayet normal bir durum, heyecanlanacak birşey yok” diye saçmaladığımı hatırlıyorum.
Aslında kendim bile dediklerimi duymuyordum sanki..
Doğum sancıları çeken eşimi teselli edecek sözler arıyordum ve söylediğim her söz beni sinirlendiriyordu “şurada yatan ben olsaydım bu konuşanı odadan atardım” diye düşünüyor ve eşimin sabrına hayran kalıyordum..
Ben nefes al, nefes ver dedikçe sevgilim gözlerime bakıyor ve elinden geleni yapıyordu “sana konuşmak kolay” demiyordu, buna bile hayret ediyordum..
Bebeğimizi ilk gördüğümde “ne kadar da gri” diye düşündüğümü hatırlıyorum.. Çok bebek görmüştüm ama bu gördüğüm en küçük bebekti, 3 hafta erken doğduğu için..
Eşim çok yorgun, çok rahat ve çok güzeldi, doğumdan hemen sonra bebeğimizi kucağına almış ve emzirmişti. Yüzünde müthiş bir yorgunluk ve müthiş bir tebessüm vardı. Herşey doktora ve bana göre güzellikle çok çabuk olup bitmişti.. Bir de anneye sormak lazımdı tabi..
Bebeğimiz yıkandıktan sonra odamıza geldi, küçücük kafası ve kocaman gözleri, kıpkırmızı dudakları ve ince parmakları.. Herşeyiyle inanılmaz bir şekilde annesine benziyordu.. Şahitlerin kararına göre ağız anne, burun baba, gözler anne, kaş ve kulaklar baba..
Benim savaşçı bebeğim, en minik aşkım, çatık kaşlı ve çok ciddi bir hanımefendiydi. Eve geldikten sonra sarılık tesbit ettik.13'ün üzerini hastaneye alıyorlardı değeri 15 çıkmıştı, ama bir günde değeri 7'ye düşmüş ve bebeğimizi hastaneye geri götürmemiştik.
Şimdi 21 günlük..
Avuçlarıma alıyorum ve sesleniyorum, sadece uyurken gülümsüyor aşkım. Gözleri açıksa kaşlar çatık ve gözleri sola bakıyor, bazen bana bakıyor ama henüz net olarak görmediğini biliyorum. Olsun, sesimi tanıdığını biliyorum 8 buçuk ay konuşup tanışmıştık zaten..
İsmine karar verememiştik bir türlü, Fatıma Rümeysa kalmıştı elimizde en son.. Efendi'den aldığım teşvikle annesinin ismi Berrin olması hasebiyle, yakın olsun diye, Fatıma Berra dedik..
Babam okudu ezanı, kamedi ve ismini,
Ve babam Fatıma Berra diye kulağına ilk seslendiğinde inanılmaz bir tebessümle odadakileri şok etti bebeğimiz.
Umarım tebessümün baki olur Fatıma Berra, umarım bu dünyayı kolaylıkla atlatıp ana vatana salihalardan olarak göçeder anne ve babana şefaat edersin..
İnsan ölmeye doğarken başlar..
Kızım, inşallah şehid olursun..
***
Bu arada “babalığın” sadece bir titr olduğunu öğrendim. Anneliğin milyonda biri etmezmiş. Özellikle ellerin kolların bağlı hiçbirşey yapamadan beklerken..
Sadece doğurmayı kastetmiyorum.. Uyku uyumadan 2 saatte bir (bazen yarım saatte bir) emzirmek, altını değiştirmek, gazını çıkarmak.. Hadi emzirme hariç hepsini yaptım diyelim, benim obur aşkım annesinin canını öyle bir yakıyor ki emerken, “bir saat sonra bu anne bu bebeği nasıl emzirir?” Diye hayret ediyorum..
Canım kızım seni Mevla'nın bir emaneti olarak aldık, kabul ettik, nefsimizden çok daha fazla sevdik, hayatın manalarından biri oldun bizim için ama, seni kimse annenden fazla sevemez, bunu anladım, yarışmıyorum..
“En çok anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun?” diye sorsa bir münasebetsiz, tereddütsüz “annemi” de kızım.. O, senin sevgini layıkıyla hakediyor, ve sen onu hiçbir zaman hakettiği kadar sevemeyeceksin.
İşin kötüsü, bu en minik aşkımı avuçlarıma alıp, çatık kaşlarıyla göz göze gelmeye çalışırken aklıma hep şu geliyor:
“İşte biz de bu kadar sevildik”
Bu sevginin karşılığını ne kadar vermeye çalıştık?
17 Mart 2009 saat 02:00 doğumhanenin kapısındaydım, ötesinde kalmam gereken kalın kırmızı çizginin tam üzerinde, Bütün duyu organlarım kulak olmuş, her azamla işitmeye çalışıyorum kapının arkasını..
Ve kızımın kendi lisanı ile selam verişini duyuyorum dünyaya..
O sesi işittikten sonra ne kulaklarım eski kulaklarım ne de ben eski benim..
Bir elektrik geçiyor üzerimden, iliklerime kadar titriyorum, baba olmuşum..
Annesinin karnındayken her gece elimi koyarak uyurdum arayarak bulduğum şişkinliğe..
Bu ayinin bitmiş olması ürkütüyor beni tatlı tatlı.. artık kızım elimin altında değil, üzerinde..
16 Mart'ta gülerek gittik hastaneye, kontrole.. Doktor şaşırdı ve “yatırıyoruz, doğumhaneyi hazırlayın” dedi. Odamıza çıktık eşimdeki gerilim ve heyecanı hissettiğimden onu sakinleştirmek adına “Dünyada her canlı her saniye doğum yapıyor, kedilerin parası olsa onlar da hastaneye gelirlerdi.. gayet normal bir durum, heyecanlanacak birşey yok” diye saçmaladığımı hatırlıyorum.
Aslında kendim bile dediklerimi duymuyordum sanki..
Doğum sancıları çeken eşimi teselli edecek sözler arıyordum ve söylediğim her söz beni sinirlendiriyordu “şurada yatan ben olsaydım bu konuşanı odadan atardım” diye düşünüyor ve eşimin sabrına hayran kalıyordum..
Ben nefes al, nefes ver dedikçe sevgilim gözlerime bakıyor ve elinden geleni yapıyordu “sana konuşmak kolay” demiyordu, buna bile hayret ediyordum..
Bebeğimizi ilk gördüğümde “ne kadar da gri” diye düşündüğümü hatırlıyorum.. Çok bebek görmüştüm ama bu gördüğüm en küçük bebekti, 3 hafta erken doğduğu için..
Eşim çok yorgun, çok rahat ve çok güzeldi, doğumdan hemen sonra bebeğimizi kucağına almış ve emzirmişti. Yüzünde müthiş bir yorgunluk ve müthiş bir tebessüm vardı. Herşey doktora ve bana göre güzellikle çok çabuk olup bitmişti.. Bir de anneye sormak lazımdı tabi..
Bebeğimiz yıkandıktan sonra odamıza geldi, küçücük kafası ve kocaman gözleri, kıpkırmızı dudakları ve ince parmakları.. Herşeyiyle inanılmaz bir şekilde annesine benziyordu.. Şahitlerin kararına göre ağız anne, burun baba, gözler anne, kaş ve kulaklar baba..
Benim savaşçı bebeğim, en minik aşkım, çatık kaşlı ve çok ciddi bir hanımefendiydi. Eve geldikten sonra sarılık tesbit ettik.13'ün üzerini hastaneye alıyorlardı değeri 15 çıkmıştı, ama bir günde değeri 7'ye düşmüş ve bebeğimizi hastaneye geri götürmemiştik.
Şimdi 21 günlük..
Avuçlarıma alıyorum ve sesleniyorum, sadece uyurken gülümsüyor aşkım. Gözleri açıksa kaşlar çatık ve gözleri sola bakıyor, bazen bana bakıyor ama henüz net olarak görmediğini biliyorum. Olsun, sesimi tanıdığını biliyorum 8 buçuk ay konuşup tanışmıştık zaten..
İsmine karar verememiştik bir türlü, Fatıma Rümeysa kalmıştı elimizde en son.. Efendi'den aldığım teşvikle annesinin ismi Berrin olması hasebiyle, yakın olsun diye, Fatıma Berra dedik..
Babam okudu ezanı, kamedi ve ismini,
Ve babam Fatıma Berra diye kulağına ilk seslendiğinde inanılmaz bir tebessümle odadakileri şok etti bebeğimiz.
Umarım tebessümün baki olur Fatıma Berra, umarım bu dünyayı kolaylıkla atlatıp ana vatana salihalardan olarak göçeder anne ve babana şefaat edersin..
İnsan ölmeye doğarken başlar..
Kızım, inşallah şehid olursun..
***
Bu arada “babalığın” sadece bir titr olduğunu öğrendim. Anneliğin milyonda biri etmezmiş. Özellikle ellerin kolların bağlı hiçbirşey yapamadan beklerken..
Sadece doğurmayı kastetmiyorum.. Uyku uyumadan 2 saatte bir (bazen yarım saatte bir) emzirmek, altını değiştirmek, gazını çıkarmak.. Hadi emzirme hariç hepsini yaptım diyelim, benim obur aşkım annesinin canını öyle bir yakıyor ki emerken, “bir saat sonra bu anne bu bebeği nasıl emzirir?” Diye hayret ediyorum..
Canım kızım seni Mevla'nın bir emaneti olarak aldık, kabul ettik, nefsimizden çok daha fazla sevdik, hayatın manalarından biri oldun bizim için ama, seni kimse annenden fazla sevemez, bunu anladım, yarışmıyorum..
“En çok anneni mi yoksa babanı mı seviyorsun?” diye sorsa bir münasebetsiz, tereddütsüz “annemi” de kızım.. O, senin sevgini layıkıyla hakediyor, ve sen onu hiçbir zaman hakettiği kadar sevemeyeceksin.
İşin kötüsü, bu en minik aşkımı avuçlarıma alıp, çatık kaşlarıyla göz göze gelmeye çalışırken aklıma hep şu geliyor:
“İşte biz de bu kadar sevildik”
Bu sevginin karşılığını ne kadar vermeye çalıştık?
7.3.09
Doğuma doğru..
Yeni bir insan geliyor dünyaya.
Eğer rızkı varsa, 1 ay sonra geliyor almaya. Rabbi onun için bir barınak ve konfor oluşturdu, anne ve baba tayin etti.
Babası olarak bu fakir seçilmiş, annesi olarak da sevgili hanımım..
1 ay sonra tanışacağız ama bilmiyorum belki Rabbi ona bizi tanıştırmıştır önceden: "Rızkını şu kullarımın aracılığıyla yolladım, endişeden uzak ye iç" diyerek.
Sırası gelmiş, yine bir ruh daha beden buluyor..
Kalu Bela'da aynı anda yaratılmış olan akranlarız, bedeni bilmem kaç milyarlık elementlerden oluşuyor, aynı yaştayız ruhen ve aynı yaştayız evrenle maddeten ama bizler eskiyiz bebek yeni..
Biz annesi ve babası olarak tayin edilmişiz, o çocuk.
Rabbi, bu eksi kulunun yeni bedenini yarattıktan sonra bir aşk ilham etti bizim kalbimize..
Daha doğmadan sevdik yavrumuzu..
"Bu sevgiyle bakın, besleyin, büyütün emanetimi, canınızdan aziz bilip öyle koruyun" dedi Rabbül alemin.
İşittik ve itaat ettik; bizleri de böyle sevdirip korutmuştu..
"Belli bir zamana kadar ona öğretin, Ben'i ve Habib'imi anlatın ona" diye buyurdu.
***
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk..
***
Canımız başımız üstüne;
Emaneti aldık ve kabul ettik, sorumlu tutulmaya talip olduk;
Rezzak ism-i şerifine bir tezahür de biz olmayı diledik..
Ey merhametlilerin en merhametlisi,
Bize, sana dönünceye kadar bu gurbette iyilikler ihsan et.. Ve daha sonra da..
Birbirinden habersiz bu üç ruhu aile yapan kudretinle bizi kolla, gözet ve sırat-ı müstakim'e ilet.
Nefsimizle olan mücadelemizde ruhlarımızı muzaffer kıl.
Şüphesiz ki bizler çok ağır bir yükle yüklendik, Sen'in yardımın olmazsa bu yük bizim mahvımıza bir sebeptir. Haddini aşan kullar olmaktan sana sığınırız.
Sözlerimiz riya ya da yalan değil ve bizlere de yalan söylenmedi..
Mevlamız,
Sen sevilmeye tek layık olansın ve bütün sevgiler sana duyulan tek bir sevgiden ilhamdır.
Bizleri yavrumuza olan sevgimizle imtihan etme..
Bizleri sevgimizle imtihan etme..
Sevgi, senin sevgindir,
Senin mahlukunu sevmendir..
Bizleri kalbimizdeki sevgimizle imtihan etme..
Senin sevmediğini al kalbimizden, bizleri islah etme..
Bizlere nurunla hidayet ver..
Ey merhametlilerin en merhametlisi..
Bizlere ve sevdiklerimize iki cihanda da merhamet et..
AMİN
Eğer rızkı varsa, 1 ay sonra geliyor almaya. Rabbi onun için bir barınak ve konfor oluşturdu, anne ve baba tayin etti.
Babası olarak bu fakir seçilmiş, annesi olarak da sevgili hanımım..
1 ay sonra tanışacağız ama bilmiyorum belki Rabbi ona bizi tanıştırmıştır önceden: "Rızkını şu kullarımın aracılığıyla yolladım, endişeden uzak ye iç" diyerek.
Sırası gelmiş, yine bir ruh daha beden buluyor..
Kalu Bela'da aynı anda yaratılmış olan akranlarız, bedeni bilmem kaç milyarlık elementlerden oluşuyor, aynı yaştayız ruhen ve aynı yaştayız evrenle maddeten ama bizler eskiyiz bebek yeni..
Biz annesi ve babası olarak tayin edilmişiz, o çocuk.
Rabbi, bu eksi kulunun yeni bedenini yarattıktan sonra bir aşk ilham etti bizim kalbimize..
Daha doğmadan sevdik yavrumuzu..
"Bu sevgiyle bakın, besleyin, büyütün emanetimi, canınızdan aziz bilip öyle koruyun" dedi Rabbül alemin.
İşittik ve itaat ettik; bizleri de böyle sevdirip korutmuştu..
"Belli bir zamana kadar ona öğretin, Ben'i ve Habib'imi anlatın ona" diye buyurdu.
***
Lebbeyk, Allahümme lebbeyk..
***
Canımız başımız üstüne;
Emaneti aldık ve kabul ettik, sorumlu tutulmaya talip olduk;
Rezzak ism-i şerifine bir tezahür de biz olmayı diledik..
Ey merhametlilerin en merhametlisi,
Bize, sana dönünceye kadar bu gurbette iyilikler ihsan et.. Ve daha sonra da..
Birbirinden habersiz bu üç ruhu aile yapan kudretinle bizi kolla, gözet ve sırat-ı müstakim'e ilet.
Nefsimizle olan mücadelemizde ruhlarımızı muzaffer kıl.
Şüphesiz ki bizler çok ağır bir yükle yüklendik, Sen'in yardımın olmazsa bu yük bizim mahvımıza bir sebeptir. Haddini aşan kullar olmaktan sana sığınırız.
Sözlerimiz riya ya da yalan değil ve bizlere de yalan söylenmedi..
Mevlamız,
Sen sevilmeye tek layık olansın ve bütün sevgiler sana duyulan tek bir sevgiden ilhamdır.
Bizleri yavrumuza olan sevgimizle imtihan etme..
Bizleri sevgimizle imtihan etme..
Sevgi, senin sevgindir,
Senin mahlukunu sevmendir..
Bizleri kalbimizdeki sevgimizle imtihan etme..
Senin sevmediğini al kalbimizden, bizleri islah etme..
Bizlere nurunla hidayet ver..
Ey merhametlilerin en merhametlisi..
Bizlere ve sevdiklerimize iki cihanda da merhamet et..
AMİN
6.3.09
yalnız yaşar, yalnız ölür..
Hazret-i Osman (r.a.) Ebu Zerr'i sürdü diyorlar..
Ebu Zerr-i Gıfari (r.a.) sürülmüş.. Öyle diyor koca koca tarihçiler, dinciler, akademisyenler..
Muhabbet hangi bilimin konusudur?
Felsefe ya da sosyoloji hatta psikoloji olabilir, ama matematikle izah edilebilen bir muhabet ne kadar sıcak olabilir. Bazı şeylerin ispatı sanki o mantığı yokediyor..
**
Elinde bir devenin kaburga kemiği, 3-5 adamı toz duman içerisinde önüne katmış Gıfar kabilesinin namlı Ebu Zerri..
Hani müslüman olunca geçmişti kafirlerin karşısına da yüzlerine tükürür gibi Kelime-i Şehadet getirmişti. Bayılıncaya kadar dövmüşlerdi kendisini ve bir iki hafta içerisinde kendini toparlayınca topallayarak yine çıkmıştı karşılarına ve haykırmıştı tevhidi, suratlarına çarparak.. Neredeyse ölüyordu bu sefer.. Biri çıkıp "kervanlarınızı Gıfar kabilesinden nasıl koruyacaksınız, kan davası çıkacak" deyince bırakmışlardı Ebu Zerr'i..
Kendini toparlayıp yine çıkmıştı karşılarına ve bu sefer "La ilahe illallah" diye haykırırken, müşrikler birbirlerine mukayet olmaya çalışıyorlardı, dişlerini gıcırdatarak..
İşte o Ebu Zerr..
Dökmüş önüne adamları, elinde bir kemik parçasıyla arkalarından koşarken bir yandan da sesleniyor:
"Rasulullah'ın böyle yaptığını hiç gördünüz mü?, bunu onda gördünüz mü?" ve hışımla sallıyor kemiği..
Süslü mintanları ve cübbeleri ayaklarına dolanan adamlar bağırışıyorlar:
"yapma Ebu Zerr.. Biz haram işlemedik, temiz pak giyinmek ayıp mı?.."
Hayır değil, ama Ebu Zerr şatafattan anlamaz, o Rasulullah'da neyi gördüyse onu sorar, onu ister.. Rasulullah'tan görmediğini kabul etmez, dinine sokmaz, sokana da acımaz..
Rasulullah'ın vefatından sonra bir çok sahabe manen ayrıldılar dünyadan..
"Anam babam canım sana kurban olsun ya Muhammed" diyen ve Nebi'yi evlatlarından bile daha fazla sevenler bu gidişe pek dayanamadılar..
Bilal nasıl gittiyse, öyle gittiler.. sessiz.. ya da Ebu Zerr gibi kırgın..
Bilal efendimizi anmışken..
Hazret-i Bilal'e "kara kadının oğlu" demişti, Bilal'in kalbinin kırıldığını görünce yüzünü yere koydu ve "Vallahi Bilal bu yüze basmadıkça buradan kalkmayacağım" dedi..
Velhasıl..
Halife Hazret-i Osman gitti yanına sakinleştirmek için, adamları kurtardı elinden ve Ebu Zerr'e:
"Bunlar seni anlamazlar Ebu Zerr" dedi.
"sen burda yapamazsın, al başını git Ebu Zerr.."
Gittiği yerde Muaviye'nin yeşil sarayına bakıp:
"Eğer bu Allah'ın malından ise ihanet, senin malından ise israftır" nasihatını verdi emire.
Anlaşılmıyordu Ebu Zerr. İmanı idrakin ötesindeydi. Yine barınamadı..
"Osman beni hicretten sonra yine bedevi yaptı" diye inceden sitem ederken...
Hazret-i Osman bilmez mi?
Peygamber Ebu Zerr'in arkasından tebessüm etmiş ve dememiş miydi?
"Allah Ebu Zerr'e rahmet etsin. Yalnız yürür.. Yalnız ölür.. Yalnız dirilir.."
Çölde öldü.. yanında hanımından başka dostu yoktu.. Hanımı kefenlemeyeceğinden korkarken şöyle söyledi:
"Ağlama! Rasulullah (s.a. v.), bir gün benim de bulunduğum bir mecliste, 'içinizden biri çölde ölür ve yanında müminlerden bir topluluk bulunur' buyurmuştu. O mecliste bulunanların hepsi öldü, tek ben kaldım. Sen yolu gözle, dediğimin doğru olduğunu göreceksin. Ne ben yalan söylüyorum, ne de bana yalan söylendi"
Ve Hacc için oradan geçmekte olan bir kalabalık onu defnetti.
**
Şu iki hadisle bahsi kapayalım:
"Ebû Zerr, İsa bin Meryem gibidir. İsa bin Meryem’in tevazusuna bakmak isteyen Ebû Zerr'e baksın. Zühdü ve ibadeti İsa bin Meryem'e en çok benzeyen Ebû Zerr'dir. Ebû Zerr, yeryüzünde İsa bin Meryem'in yürüyüşüyle yürür. "
"Allah (azze ve celle) bana dört kişiyi sevmemi emretti ve Kendisinin de onları sevdiğini bildirdi: Ali, Ebû Zerr, Mikdad ve Selman. "
Ebu Zerr-i Gıfari (r.a.) sürülmüş.. Öyle diyor koca koca tarihçiler, dinciler, akademisyenler..
Muhabbet hangi bilimin konusudur?
Felsefe ya da sosyoloji hatta psikoloji olabilir, ama matematikle izah edilebilen bir muhabet ne kadar sıcak olabilir. Bazı şeylerin ispatı sanki o mantığı yokediyor..
**
Elinde bir devenin kaburga kemiği, 3-5 adamı toz duman içerisinde önüne katmış Gıfar kabilesinin namlı Ebu Zerri..
Hani müslüman olunca geçmişti kafirlerin karşısına da yüzlerine tükürür gibi Kelime-i Şehadet getirmişti. Bayılıncaya kadar dövmüşlerdi kendisini ve bir iki hafta içerisinde kendini toparlayınca topallayarak yine çıkmıştı karşılarına ve haykırmıştı tevhidi, suratlarına çarparak.. Neredeyse ölüyordu bu sefer.. Biri çıkıp "kervanlarınızı Gıfar kabilesinden nasıl koruyacaksınız, kan davası çıkacak" deyince bırakmışlardı Ebu Zerr'i..
Kendini toparlayıp yine çıkmıştı karşılarına ve bu sefer "La ilahe illallah" diye haykırırken, müşrikler birbirlerine mukayet olmaya çalışıyorlardı, dişlerini gıcırdatarak..
İşte o Ebu Zerr..
Dökmüş önüne adamları, elinde bir kemik parçasıyla arkalarından koşarken bir yandan da sesleniyor:
"Rasulullah'ın böyle yaptığını hiç gördünüz mü?, bunu onda gördünüz mü?" ve hışımla sallıyor kemiği..
Süslü mintanları ve cübbeleri ayaklarına dolanan adamlar bağırışıyorlar:
"yapma Ebu Zerr.. Biz haram işlemedik, temiz pak giyinmek ayıp mı?.."
Hayır değil, ama Ebu Zerr şatafattan anlamaz, o Rasulullah'da neyi gördüyse onu sorar, onu ister.. Rasulullah'tan görmediğini kabul etmez, dinine sokmaz, sokana da acımaz..
Rasulullah'ın vefatından sonra bir çok sahabe manen ayrıldılar dünyadan..
"Anam babam canım sana kurban olsun ya Muhammed" diyen ve Nebi'yi evlatlarından bile daha fazla sevenler bu gidişe pek dayanamadılar..
Bilal nasıl gittiyse, öyle gittiler.. sessiz.. ya da Ebu Zerr gibi kırgın..
Bilal efendimizi anmışken..
Hazret-i Bilal'e "kara kadının oğlu" demişti, Bilal'in kalbinin kırıldığını görünce yüzünü yere koydu ve "Vallahi Bilal bu yüze basmadıkça buradan kalkmayacağım" dedi..
Velhasıl..
Halife Hazret-i Osman gitti yanına sakinleştirmek için, adamları kurtardı elinden ve Ebu Zerr'e:
"Bunlar seni anlamazlar Ebu Zerr" dedi.
"sen burda yapamazsın, al başını git Ebu Zerr.."
Gittiği yerde Muaviye'nin yeşil sarayına bakıp:
"Eğer bu Allah'ın malından ise ihanet, senin malından ise israftır" nasihatını verdi emire.
Anlaşılmıyordu Ebu Zerr. İmanı idrakin ötesindeydi. Yine barınamadı..
"Osman beni hicretten sonra yine bedevi yaptı" diye inceden sitem ederken...
Hazret-i Osman bilmez mi?
Peygamber Ebu Zerr'in arkasından tebessüm etmiş ve dememiş miydi?
"Allah Ebu Zerr'e rahmet etsin. Yalnız yürür.. Yalnız ölür.. Yalnız dirilir.."
Çölde öldü.. yanında hanımından başka dostu yoktu.. Hanımı kefenlemeyeceğinden korkarken şöyle söyledi:
"Ağlama! Rasulullah (s.a. v.), bir gün benim de bulunduğum bir mecliste, 'içinizden biri çölde ölür ve yanında müminlerden bir topluluk bulunur' buyurmuştu. O mecliste bulunanların hepsi öldü, tek ben kaldım. Sen yolu gözle, dediğimin doğru olduğunu göreceksin. Ne ben yalan söylüyorum, ne de bana yalan söylendi"
Ve Hacc için oradan geçmekte olan bir kalabalık onu defnetti.
**
Şu iki hadisle bahsi kapayalım:
"Ebû Zerr, İsa bin Meryem gibidir. İsa bin Meryem’in tevazusuna bakmak isteyen Ebû Zerr'e baksın. Zühdü ve ibadeti İsa bin Meryem'e en çok benzeyen Ebû Zerr'dir. Ebû Zerr, yeryüzünde İsa bin Meryem'in yürüyüşüyle yürür. "
"Allah (azze ve celle) bana dört kişiyi sevmemi emretti ve Kendisinin de onları sevdiğini bildirdi: Ali, Ebû Zerr, Mikdad ve Selman. "
4.3.09
Anti-modernist
Çok fazla alıcısı olan şeyleri satmıyorum..
yokluk, fakirlik, acziyet satıyorum..
alacak mısın?
Bir kalp dolusu aşka sırılsıklam fakirlik satıyorum. İmkanın yeter mi sattıklarımı almaya?
İnsan öleceğini biliyorsa neden oyalanır? Neyin felsefesini yapar ne sebeple.. Hangi buluş faydalı olmuş insanoğluna bugüne kadar?
Elektirik faydalıdır çünkü her tamir elektirikle olur, iyi de her arızanın kaynağı da elektirik değil midir?
Kimya faydalıdır zira ilaç yaparsın, o ilaçlar güçlendirmedi mi mikrobu?
Belki de insanoğlunun en zararlı keşfi şeker olmuştur. Bütün hastalıkların kaynağı..
Ateşi bularak ısındılar ve sonra birbirlerinin evlerini yaktılar..
Maden devrine, tekerin icadına, hatta yazının icadına inanmıyorum.. herşey seni bekliyordu bir kudretle. Yoksa sen başakları taşa sürtüp çıkan tozu kepeğinden ayırıp su ve tuzla ekmek yapmayı akıl edemezdin..
Eğer biz mağara adamı olsaydık, anlardık evreni, tabiatı, Yaratıcı'yı..
Hayır, sanat eserine sanatçı diyenlerden değilim.. Şüphesiz ki sanatçı eserinden başkadır.
Eğer buzdolabımız olmasaydı yiyecek biriktirmez ve 2 sene sonra ekonomimiz resesyona girecek endişesiyle başka ülkelere saldırmazdık.. Eğer ipek olmasaydı zengini fakirden nasıl ayıracaktın? Kaz tüyü yataklarda uyumuş adam, hasırda uyuklayana göre daha mı şanslıdır?
Kime ve neye göre?
Terleyen mi şanslıdır üşüyen mi?
Karnı tok bir adamı hangi sofrada mutlu edebilirsin?
Hararet kaç kilo altınla geçer?
Ya da bir bardak suyun değeri nedir?
Hepimiz kandırıldık, birbirimizi kandırdık, ellerimize ve ceplerimize kağıt parçalarını doldurup "hakkın" dediler. Hakkımız olmayana talip olmağa güdüldük çoğu zaman.
Borsalar kurduk,
sınırlar çizdik,
bayraklar diktik.
Ve hatta marşlar söyledik.
Delirmemek için tut şunun bir ucundan dediler.
Milyarlarca insan yanılıyor olamazmış!
Milyarlarca insan yalan söylüyor..
Güç dediğin, dirençtir. Yalana direnme gücüdür. Farkettiğin acziyette bu var.
Seni yaradanın aşkına,
Eğer biriktirmişsen o aşkı, hissediyorsan içinde.. talipsin sattığıma
Fakirlik, perişanlık, acziyet satıyorum..
O aşkı hisseden acziyetinden başka ne görebilir..
Yer yüzünde 2 devlet ve 2 millet vardır. İyiler zaferin peşinden koşamazlar, zira onlar garip olarak döneceklerdir.
Ve galiptir bu yolda mağlub olan
yokluk, fakirlik, acziyet satıyorum..
alacak mısın?
Bir kalp dolusu aşka sırılsıklam fakirlik satıyorum. İmkanın yeter mi sattıklarımı almaya?
İnsan öleceğini biliyorsa neden oyalanır? Neyin felsefesini yapar ne sebeple.. Hangi buluş faydalı olmuş insanoğluna bugüne kadar?
Elektirik faydalıdır çünkü her tamir elektirikle olur, iyi de her arızanın kaynağı da elektirik değil midir?
Kimya faydalıdır zira ilaç yaparsın, o ilaçlar güçlendirmedi mi mikrobu?
Belki de insanoğlunun en zararlı keşfi şeker olmuştur. Bütün hastalıkların kaynağı..
Ateşi bularak ısındılar ve sonra birbirlerinin evlerini yaktılar..
Maden devrine, tekerin icadına, hatta yazının icadına inanmıyorum.. herşey seni bekliyordu bir kudretle. Yoksa sen başakları taşa sürtüp çıkan tozu kepeğinden ayırıp su ve tuzla ekmek yapmayı akıl edemezdin..
Eğer biz mağara adamı olsaydık, anlardık evreni, tabiatı, Yaratıcı'yı..
Hayır, sanat eserine sanatçı diyenlerden değilim.. Şüphesiz ki sanatçı eserinden başkadır.
Eğer buzdolabımız olmasaydı yiyecek biriktirmez ve 2 sene sonra ekonomimiz resesyona girecek endişesiyle başka ülkelere saldırmazdık.. Eğer ipek olmasaydı zengini fakirden nasıl ayıracaktın? Kaz tüyü yataklarda uyumuş adam, hasırda uyuklayana göre daha mı şanslıdır?
Kime ve neye göre?
Terleyen mi şanslıdır üşüyen mi?
Karnı tok bir adamı hangi sofrada mutlu edebilirsin?
Hararet kaç kilo altınla geçer?
Ya da bir bardak suyun değeri nedir?
Hepimiz kandırıldık, birbirimizi kandırdık, ellerimize ve ceplerimize kağıt parçalarını doldurup "hakkın" dediler. Hakkımız olmayana talip olmağa güdüldük çoğu zaman.
Borsalar kurduk,
sınırlar çizdik,
bayraklar diktik.
Ve hatta marşlar söyledik.
Delirmemek için tut şunun bir ucundan dediler.
Milyarlarca insan yanılıyor olamazmış!
Milyarlarca insan yalan söylüyor..
Güç dediğin, dirençtir. Yalana direnme gücüdür. Farkettiğin acziyette bu var.
Seni yaradanın aşkına,
Eğer biriktirmişsen o aşkı, hissediyorsan içinde.. talipsin sattığıma
Fakirlik, perişanlık, acziyet satıyorum..
O aşkı hisseden acziyetinden başka ne görebilir..
Yer yüzünde 2 devlet ve 2 millet vardır. İyiler zaferin peşinden koşamazlar, zira onlar garip olarak döneceklerdir.
Ve galiptir bu yolda mağlub olan
26.2.09
“Dün dünle gitti cancağızım, Bugün yeni şeyler söylemek lazım.”
Herhalde en çok yanlış anlaşılan velilerimizdendir Mevlana Hazretleri.
Yunus Emre'yi hümanist, Hacı Bektaş-i Veli'yi filozof yapan zihniyet, bu yanlış anlamaya kasten neden oluyor kanaatindeyim.
"Gel, ne olursan ol, yine gel"
En popüler mottosu bu olmalı ve en çok sömürüleni. Rücu etme manasındaki "Dön" kelimesini "Gel" diye tercüme edince böyle oluyor demek ki..
Kim gelir?
Ayağı olan olmayan, ilerleyebilen, hareket edebilen herkes
Kim döner?
Bir zamanlar beraber olunan
Tadını bilen
Ya da topaç!
"Gel, ne olursan ol yine gel", kokunla gel, burayı da kokut! demek midir?
Dön,
Bu ayrılık sana ibret olsun..
Dön,
Bu pişmanlık sana hidayet olsun..
Dön,
Aslına dön, değiş, idrake er..
Dön,
Kurtulanlardan yahut kurtulmayı umanlardan ol, safını belli et..
Bilinsin, idrakinde olunsun:
Hz. Mevlana Mevla'dan daha merhametli değildir..
Ve şüphesiz ki Allah Azze ve Celle kullarının aksine "zalim" değildir..
Her tefekkür yeni şeyler söyletir, her söylenen geçmişte kalır..
Her salise şartlar değişir, değişmeyen tek gerçek vardır..
Aldatılmış olmak bir son değildir, madem "şeyler" akisleriyle mevcud, sen sahtesini görmekle gerçeğe ikna olursun..
Dön,
Tek gerçeğe
Evet, her tefekkür yeni şeyler söyletir ve her söylenen geçmişte kalır.
Her salise şartlar değişir, değişmeyene dön..
"Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi rabbimin sözleri bitmeden önce mutlaka deniz tükenirdi. " - Kehf Suresi 109
"Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. " - Lokman 27
Yunus Emre'yi hümanist, Hacı Bektaş-i Veli'yi filozof yapan zihniyet, bu yanlış anlamaya kasten neden oluyor kanaatindeyim.
"Gel, ne olursan ol, yine gel"
En popüler mottosu bu olmalı ve en çok sömürüleni. Rücu etme manasındaki "Dön" kelimesini "Gel" diye tercüme edince böyle oluyor demek ki..
Kim gelir?
Ayağı olan olmayan, ilerleyebilen, hareket edebilen herkes
Kim döner?
Bir zamanlar beraber olunan
Tadını bilen
Ya da topaç!
"Gel, ne olursan ol yine gel", kokunla gel, burayı da kokut! demek midir?
Dön,
Bu ayrılık sana ibret olsun..
Dön,
Bu pişmanlık sana hidayet olsun..
Dön,
Aslına dön, değiş, idrake er..
Dön,
Kurtulanlardan yahut kurtulmayı umanlardan ol, safını belli et..
Bilinsin, idrakinde olunsun:
Hz. Mevlana Mevla'dan daha merhametli değildir..
Ve şüphesiz ki Allah Azze ve Celle kullarının aksine "zalim" değildir..
Her tefekkür yeni şeyler söyletir, her söylenen geçmişte kalır..
Her salise şartlar değişir, değişmeyen tek gerçek vardır..
Aldatılmış olmak bir son değildir, madem "şeyler" akisleriyle mevcud, sen sahtesini görmekle gerçeğe ikna olursun..
Dön,
Tek gerçeğe
Evet, her tefekkür yeni şeyler söyletir ve her söylenen geçmişte kalır.
Her salise şartlar değişir, değişmeyene dön..
"Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar mürekkep ilâve etseydik dahi rabbimin sözleri bitmeden önce mutlaka deniz tükenirdi. " - Kehf Suresi 109
"Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. " - Lokman 27
25.2.09
İnsaf
Kendi nefsine zalimsin, evladına da acımazsın..
Zulüm tabiatın olmuş. Yemek yemen, uyuman, eğlenmen tam bir dehşet..
Hiçbir şeyin sahibi değilsin, kendini kandırma..
Başkalarının ızdırabı neşen olmuş, belki farkında olsan yapmazsın, farkında olamaman cahillik,
ve zaten cahilliğinden kaynaklanıyor tüm cesaretin.
Bebeğine aldığın o bembeyaz pahalı minik paltoyu 13 yaşında, günde 16 saat çalışmak zorunda olan ve dikiş tezgahının yanındaki tabureye benzer yatakta uyuyup uyanan taylandlı kız dikerken tek düşündüğü.. hımm.. hiçbir şey..
çünkü artık düşünemiyor.. 2 yıldır..
Zulüm tabiatın olmuş. Yemek yemen, uyuman, eğlenmen tam bir dehşet..
Hiçbir şeyin sahibi değilsin, kendini kandırma..
Başkalarının ızdırabı neşen olmuş, belki farkında olsan yapmazsın, farkında olamaman cahillik,
ve zaten cahilliğinden kaynaklanıyor tüm cesaretin.
Bebeğine aldığın o bembeyaz pahalı minik paltoyu 13 yaşında, günde 16 saat çalışmak zorunda olan ve dikiş tezgahının yanındaki tabureye benzer yatakta uyuyup uyanan taylandlı kız dikerken tek düşündüğü.. hımm.. hiçbir şey..
çünkü artık düşünemiyor.. 2 yıldır..
Uzak ve Derin
Hepimiz aynı yaştayız.
Vücudumuzda her element birbiriyle yaşıt. Bilmem kaç milyon yıllık (ya da yedibin küsür yıllık) akranına yapışık amino asitleriz ceset olarak..
Aynı nefesten ruhlanarak hayat bulmuşuz.
Geldiğimiz yerde olmadığımız kesin, evrenin üzerinde bir noktaya bir daha uğramadığımız da bir gerçek. Hiçbir saniye aynı yerde değilsek mekansız sayılabilir miyiz?
Sürekli genişlese de, hiç ulaşamayacak olsak da sınırlarımız var.
Yine de herhangi bir şeye aynı uzaklıktayız.
Herşey fazlasıyla uzak ve fazlasıyla derin. Kaybolmamak ve boğulmamak mümkün değilken,
ya hepimiz kaybolduk ya da boğulmamızı engelleyen bir şey var.
Herşey çok saçma ya da mantıklı bir açıklamaya ihtiyacımız yok..
Kendimizi fazlasıyla önemsiyoruz...
Bunu çok abartıyoruz.
Bir su damlasının içinde küstahlık yapıyoruz..
Vücudumuzda her element birbiriyle yaşıt. Bilmem kaç milyon yıllık (ya da yedibin küsür yıllık) akranına yapışık amino asitleriz ceset olarak..
Aynı nefesten ruhlanarak hayat bulmuşuz.
Geldiğimiz yerde olmadığımız kesin, evrenin üzerinde bir noktaya bir daha uğramadığımız da bir gerçek. Hiçbir saniye aynı yerde değilsek mekansız sayılabilir miyiz?
Sürekli genişlese de, hiç ulaşamayacak olsak da sınırlarımız var.
Yine de herhangi bir şeye aynı uzaklıktayız.
Herşey fazlasıyla uzak ve fazlasıyla derin. Kaybolmamak ve boğulmamak mümkün değilken,
ya hepimiz kaybolduk ya da boğulmamızı engelleyen bir şey var.
Herşey çok saçma ya da mantıklı bir açıklamaya ihtiyacımız yok..
Kendimizi fazlasıyla önemsiyoruz...
Bunu çok abartıyoruz.
Bir su damlasının içinde küstahlık yapıyoruz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)